Menü Kapat

Hac Notları

Hac Notları

4 Comments

  1. Ekrem TANRIVERDİ

    Sizin kaleminizden haccı ve hacda yaşananları okumaktan oldukça haz aldim. Bu nedenle teşekkür ediyorum.Ayrica Allah ibadetlerinizi ve haccinizi kabul etsin.

  2. Hüseyin AK

    Abi, alanım açısından bakıyorum:Enfes bir dil ve inanılmaz akıcı bir üslup. Bir solukta okudum. Çok kapsamlı ve çok istifade ettim. Allah kabul etsin inşallah bize de nasip etsin.

  3. Aslan Karagul

    Ustadım
    Hac notlarınızı zevkle okudum. 10-15 sene öncesini aynen tekrar hatırladım. Bir seferinde görevli olarak, diğer seferinde öğretim üyesi olarak (Rabı’tanın davetiyle) umre ve hac’da bulundum. Her kisinde de S.Arabistana giriş ve çıkışta çektiğimiz eziyeti 30 senelik Avrupa yolculuğumuzda hiç bir hava alanında çekmedik. Hele bir keresinde biz bir adres aramak için Mekke’nin kenar mahallelerinden birine gitmiştik. Hayatımda ilk defa ne sokak ismi, ne ev numarası olmayan bir şehir-mahallesi orada gördüm. Demek ki halen fazla bir şey değişmemiş. Anlattığınız eksiklik ve acayiplikler o günlerde daha da fazla idi ama şimdiki gibi raylı bir sistem de yoktu mesela. Gerçi olsa Arab eşrafından bize sıra mı gelecekti, bakın bu imkan bile bu gün kimlere tahsis edilmiş ! Teknik sıkıntı ve eksiklikler bir yana şahsen beni en çok üzen Müslümanların inanç ve amel durumları ile bahsettiğiniz gibi basmakalıp du’a ve ibdet anlayışları. Bu konudaki bütün eleştirilerinize katılıyorum. Sadece, Haseki’de A.Muhtar hocamızdan aldığımız tercüme, tefsir ve yorum dersleri istikametinde Furkan suresi 77. ayette geçen: ‘Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin ki’ ! şeklinde ifade edilen ayeti kerimeyi ben acizane ‘ sizin bir isteğiniz (iradeniz) yoksa Allah ne yapsın’ şeklinde biraz farklı anlıyorum. Çünkü du’a demek malum istemek, istekte bulunmaktır. Yani bir şeyin oluşması için hareket etmeyi, aksiyonda bulunmayı istemektir ki o şey olsun. Yoksa sizin de ifade ettiğiniz gibi yan gelip yatarak Allah’tan beklemek şeklinde değil. Böyle bir şeyin olduğunu hiç görmedik, işitmedik.
    Elinize sağlık, bu küçük ama anlamı büyük notlarınızdan çok şey öğrendik, özellikle de bakarken düşünmeyi ve iç muhasebeyi. Demek ki filozoflar haccı’da böyle yaparmış ! Keşke günlük ibadetlerimizi de böyle iç muhasebemizi yaparak yapabilmeyi öğrenebilsek!
    Tavsiyem bu notlarınızı, belki biraz daha genişleterek bir kitapçık şeklinde yayınlamanız dır. Böylece İnternet imkanı bulamayanlar da, bir çok noktaların altını çizerek, istifade etme imkanı bulabilirler.
    Selam ve muhabbetle,
    Arslan Karagül

  4. Ali DUMANOĞLU

    Hac Notlarına Mütalaa

    Başlangıç/Giriş
    “…hac yolculuğu için hazırlık yapmaya başladığımda kendi kendime şu şekilde söz de vermiştim: sözde akademik gerekçelerle eksik aramaya asla girişmeyecek, felsefi anlamda eleştirel bir tutumdan uzak, tam bir dini adanmışlıkla ibadet etmeye yoğunlaşacaktım.”
    Ata sözüdür:
    “Evdeki pazarlık çarşıya uymaz.”
    “Dereyi görmeden paça sıvanmaz”.
    “Doğacak çocuğa don biçilmez.”
    “Dibini görmediğin göle baş dalınmaz.”

    “… 35 günlük uzun bir hac süresi vardı önümüzde.”

    Senin ve senin gibi iş-güç, hem özel hem de umumî vazife ve sorumluluk sahipleri için uzun hem de çok uzun, benim gibi(?) avareler için ise az bile bir süre. Ama seçmek, tercih etmek ikimizin de kendi inisiyatifinde… Üç gün içinde git gel.

    “Bu durumda da ya milletin ya ümmetin bir ömür tartışa tartışa bitiremediğimiz sorunlarını konuşmaya devam edeceğiz veya memleketin güncel haberlerini takip edeceğiz veyahut işte bu not tutma seçeceğini işletecektik; ben son seçeneği tercih etmiş oldum. Yazdığım bu notların hikâyesi böyle.”

    Üçü de –bugünkü tartışma şekline dönüştürmeden- hele zat-ı aliniz gibi işin ehilleri tarafından edep ve ahlak çerçevesinde kaynak da gösterilerek konuşulmalı, fikir beyanı ve teatisinde bulunulmalı, görüş serdedilmeli, aşağılamadan, yakmadan yıkmadan, kırmadan dökmeden yapıcı ikaz ve tenkitlerle düzeltilmeye çalışılmalı, not da edilmeli.

    Atasözü veya kelamı kibar:
    “Seni tenkit eden dostun, pohpohlayan düşmanındır”
    “Dost acı söyler fakat doğru söyler”

    Söylesin. Yeter ki; hak ve/veya doğru yerini bulsun.

    “Hac (Müslümanların Büyük Aile Kurultayı)

    “Hac ibadeti, bir büyük aile kurultayı…” Büyük Müslüman Ailesinin yıllık büyük kurultayı gibi sanki hac ibadeti. Müslüman Ailenin mağdur ve mazlum üyeleri hiç kimseye açamadıkları, açsalar da çare bulamadıkları dertlerini, dualarını, yakarışlarını, yani seslerini duyurmak üzere heyetler halinde Allah’a yürüyorlar. Toplu halde matafta huzura çıkıyorlar ve herkes kendi dilince kendi üslup ve kendi yöntemince halini Allah’a arz ediyor. bu üyeleri bir “Aile” haline getiren ortak bir dua ile ortak bir parola ile geliyor herkes: “Lebbeyk, Allahümme lebbeyk…” “Ben de buradayım Allah’ım, ben de geldim…”

    Bir eksiği ya da fazlası olsa da çok güzel bir teşbih, çok güzel bir benzetme. Eksiği ya da fazlası; Allah’ın (CC), Rab’bın, haşa kurultay veya aile reisinin yalnız ve sadece Harameynde, arafatta ve o sivri taşın bulunduğu yerde veya onun fevkinde (üstünde, yükseğinde) bulunup arzuhalleri sadece o mevkilerde kabul ettiği intibaıdır.

    Oysa malumlarıdır ki; Allah (CC), herkesi, her an, her yerde ve zamanda, gizli, aşikâr her hal ve kaalde görmekte, işitmekte ve not etmekte, kaydetmekte, belgelendirmekte, kulunun kendi notunu kendi verecek derecede inkar edilemeyecek şekilde delillendirmektedir.

    Geriye kalan; kulların kendi aralarında tanışması, konuşması, sevmesi, sevişmesi, hal-hatır etmesi, hemhal olması, Allah’ın ipine topluca/beraberce sımsıkı sarılması, birbirinden güç-kuvvet alması, işbirliği yapması, istişare etmesi, verdiği nimetlerinin kulları arasında –asgari belirlediği ölçülerde- paylaşılmasıdır. Ve de belki de en mühimi dosta düşmana karşı azamet -gösterisi demeyeceğim- hissi, duygusu vermektir.

    “…aile büyüğünün huzurunda bütün akrabalarla bir araya gelmiş hissine kapılıyor adeta. Akrabaların ortak bir özelliği kendini hemen belli ediyor: Hepsinin bağrı yanık, gönlü kırık, garip, gureba; ahırındaki düvesini satmış, boğazından kesmiş, bulmuş buluşturmuş, biriktirmiş ve bu buluşma kurultayına iştirak edebilmiş.”

    Bu his, bu duygu, bu teşbih de gerçeğin ta kendisi. Ama kim kimi kime şikâyet edecek? Hangi hak ve gerekçe ile? “İslâm’ın beş temelinden –şartından değil- biri ‘bir yol bulup’ da ömründe bir kere Haccetmek.” Hal böyleyken ne diye zikrettiğin ahval içinde illa Hacc? Hele bir den fazlası? Hac her şartta yapılacak ve kazanılacak ve herkese karşı dermeyan edilecek bir paye mi ki? Biraz belki de epey haddimi aşarak diyebilirim ki Hac ve hele Umre; bazıları için kestirmeden, kolayından, yapılan gayri İslami işlerden dolayı kesbedilen sorumluluklardan kurtulmanın bir görüntülü gösterimi. Niçin kendine bakmıyor da başkasını şikâyet ediyor ki? Müşteki tüm vazifelerini kendisi yapmış mı ki? ‘Herkesin yaptığı kendine… Allah (CC) da Resulü de öyle demiyor mu? Herkes yaptığının ve –yapması gerekirken- yapmadığının hesabını verecek. “Kendi kitabını kendi okuyacak”, okurken de gözleri fal taşı gibi açılacak, “her şey buraya yazılmış” diye(!)
    Dokunma! Hac zaten gariplerin işi… Din zaten gariplerin işi. Diğerlerinin gidecekleri yerler başka.

    Ne demiş Ozan Meslekî

    Ezrail Serime Çöktüğü Zaman
    Kırılır Kanadım Kol Yavaş Yavaş
    Mevlam Nasip Etsin Din İle İman
    Akar Gözlerimden Sel Yavaş Yavaş

    Yüksek Uçan Gönül Yorulur Bir Gün
    Mizan Terazisi Kurulur Bir Gün
    Herkesin Ettiği Sorulur Bir Gün
    Döner Mi Yarabbi Dil Yavaş Yavaş

    Mezarım Üstüne Dikerler Taşı
    Kimin Gölgesinde Saklarsın Başı
    Baba Oğlu Görmez Kardaş Kardaşı
    Gider Geri Dönmez Yol Yavaş Yavaş

    Isıcak Ilıman Suyum Koyarlar
    İyi Kötü Elbisemi Soyarlar
    Meslekiyem Öldüğümü Duyarlar
    Girer Salacama El Yavaş Yavaş

    “En çok dile getirilen talep “Rabbena âtina fiddünya haseneten…” oluyor sanırım; kim bilir ne kişiye özel şikâyet, talep, dua, niyaz, yakarış ve öneriler vardır…”

    Benimle kıyaslanamayacak kadar çok iyi bildiğin gibi; ayatte, kimi insanlar “ Ya Rabbi bize-sadece- dünyada iyilik ver” diye dua ederlermiş. Rab’bimiz diyor ki öyle değil, “ Rab’bimiz bize “dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver” diye dua ediniz.

    Biz de diğer Müslümanlar da öyle dua ediyor, etmeye çalışıyoruz. Dua, kabulü ve icabı ile ilgili ayet ve hadisler malum. Hele sadece kavli değil bir de hatta beraberce gereği gibi FİİLİ olarak da yapılırsa icabından ümit kesilmez.

    Dua, aslında elinden geleni son haddine kadar yapmak, yapmaya çalışmak, bunları yaparken de her şeyin hakimi ve sahibine sığınıp ondan manevi bir güç-kuvvet almak. Yoksa benim gibi evde oturup, yatıp da ‘Allah’ım bana şunu ver, bunu ver’ demek değil. Bu ne dua olur ne de kabul olur(?) Haa ama her halde yine de duadan vazgeçmemek gerekir. Gün ola harman ola.

    Ayrıca da belirtmek gerekir ki herkesin duası bir değildir. Fakirin duası, zenginin duası, köylünün/kırsalın duası, şehirlinin, sanayicinin, dijitalcinin, hastanın, doktorun vb. duaları hiç bir değildir…

    Bir laf da bunun için serdedeyim: Bizim şivemizle “Guru guru salavat, gel yanıma okarı yat.”
    Bir de ata sözü: “Lafla peynir gemisi yürümez.”
    Hazreti Ömer (RA) da demişya: “Gökten ne altın yağar ne gümüş, kalk çalışmaya git, kazan.” Diye.

    “Arife günü… aklımıza gelen ilk duygu izdiham, zorluk ve acziyet; acziyetin varoluşsal bir şekilde hissedilişi.”

    Bunların hepsinin de duyulması, hissedilmesi, yaşanması, ayrı ayrı yer ve suratte yaratılan, az veya çok farklı şartlarda hayat süren, yaşayan, ömür geçiren kulların bir birlerinin hallerini anlamasında faydadan hali değildir. Unutulmayacak şekilde öğreten ve öğrenilen bir tecrübî metodtur. Her gün bir adımlık yolu bilmem şu konforla, şu vasıtayla, şu hizmetliyle… gidip gelenle, yaşayanla, yalınayak, yarısından fazlası çıplak birinin, kızgın güneşin alnında bilmem kaç küsur kilometre gidip yiyecek bir şey bulup/kazanıp getirmesi hal ve düşüncesini anlama metodu… Evinde, işinde, yerinde yurdunda, yatında katında kraldın, her şey bir emrine bakıyordu. Hadi şimdi burada da yap bakalım denilmesi.
    Bunların hepsi de kaçınılmaz, yolu yordamı bulunmaz, kolaylaştırılamaz değil elbet.

    “Arafat Öncesi Bu Kadar Neden Heyecanlıyım?

    Daha önce düşünmediğim kadar heyecanlıyım, niye acaba diye düşünmeden edemiyorum kendi kendime. Sanırım bunun birden çok sebebi var:”

    Elbette heyecan olacak. Heyecan olmazsa kork sen o zaman. Heyecan; tadı, tuzu biberi, iştiyakı. Sebepsiz de bir şey olmuyor tabiatı itibariyle zaten. Sosyal olsun, psikolojik olsun veya ikisi birden olsun hatta ekonomik olsun bu olayların bir tek sebebi yoktur. Bir tek sebeple izah edilemez. Edilememiş,. Edilemiyor. Çünkü insan faktörü var için içinde. İnsanın da bir birinin aynısı gibi görünen, olan her olaydaki durumu, tepkisi, etkisi farklı da onun için. Fıtrat, yaratılış. Kontrolü her zaman ve tam mümkün olmayanlar.

    “… sonunda 2017 yılında kuramız çıktı; hacca gitme hazırlıklarımızı tamamlamıştık ki nasipte başka yerlere gitmek, başka tecrübeler yaşamak varmış; belki de bizim hacca hazır hale gelmemiz gerekiyormuş!

    “Olan işte hayır vardır” denilmiştir. İnanalar “Ellezine iza esabethüm… Başlarına bir musibet isabet eden mü’minler/inanalar: Allah’tan geldik ve ona döneceğiz” derlermiş ve hidayete erenler de onlarmış.
    Hadisi şerifte de; “Şaşarım müslümanın o haline ki; iki şey/durum da lehinedir: Başına bir bela, musibet gelirse ya günahı affolunur ya derecesi artar ya da ikisi birden olur, başına iyi bir şey gelirse zaten lehinedir.” Buyurulmuştur. Ne mutlu sabredenlere.

    “Heyecanımın başka bir sebebi de belimdeki fıtık rahatsızlığı…”

    Bu vesileyle öğrenmiş oldum. Geçmiş olsun. Rab’bim acil şifalar ihsan eylesin. Eğilip doğrulmaya dikkat etmek gerekir. Ben de çektim epey zaman. Rahmetli hacı amcanın evinde dururken bir gece 3-4 kişi 15 ton kömür çekmiştik kömürlüğe. Ben semerle taşımıştım… Ondan sonra yavaş yavaş kaybolmuştu zaman içinde

    “Arafat’tayız (9 Ağustos, Cuma, saat 23.20)

    Çadırları görünce içim açıldı, sanki Büyük Aile üyeleriyle yapacağımız bir pikniğe gelmişiz hissine.”

    Aynen öyle. Sanki yayla obasında çadır açmış gibi. Bir tüten dumanı yok.

    “…tavaftan farklı bir yapısı var vakfenin; … Arafat’ta yapılan vakfede içe doğru bir yolculuk söz konusu,… ömür denen beşeri müktesebatınızı gözden geçirebilme zamanı gibi göründü bana vakfe.
    Yaşadıklarınızı, … bir değerlendirme yeri mi acaba Arafat vakfesi,… kendinizle yüzleşme yeri;… hayatın varoluşsal anlam ve öneminin doğrudan idrakinin yaşanabildiği bir yer,…”

    Ben de şöyle bir benzetme yapabilirim: Girinebildiğimiz kadar girindik fındığı, Keltepe’den aşağı koşarcasına/kayarcasına yürüyoruz deredibine aşağı, yukarı köyden gelecek kamyona binebilmek için sabahın alaca karanlığında. Bazen yetişemiyoruz önde gidene. O telaşla kamyondan önce vardık deredibine ve bindik. Yükü bırakınca kamyona sanki dünyalar bizim oldu. … Vardık çarşıya, fındık pazarına. Kalabalık. Gelen bakıyor, giden bakıyor. İnceliyor. Fiyat soruyor. Nereden geldiğimizi soruyor… Beklentimiz var. Hayalimiz var. Bir an önce satma, hesap görme, aldanmama, paranı alma, ertesi güne kalmadan eksiklerini görüp, ihtiyaçlarını alıp … muzaffer bir komutan gibi başın dik olarak köyüne/evine dönme. İşte çarşıya kadar gidiş tavaf, say; çarşıda beklemek, kara kara düşünmek … Arafat.
    Öyle. Ne diyelim. Her işin, amelin, faaliyetin bir cilvesi var işte. Dünya işi bu.

    “Peygamberimizin on binlerle ifade edilen bir topluluğa hitabıdır. …peygamberimizin hutbe irat ettiği yerde sanki onu dinliyormuşçasına hep birden ayağa kalkacak, birbirimizin varlığını, çeşitlilikteki birliği (tevhidi), birlikteki çokluğu bizatihi müşahede edebilecek; çeşitliliğimizi, zenginliğimizi, ortak duygu ve heyecanımızı, tavafta kısmen olduğu gibi, burada bütünüyle hissedebileceğiz diye bir beklentim vardı açıkçası. Bu beklentim gerçekleşmedi,…”

    Senin de dediğin olmadı, olamadı beklentin. Oysa ne de güzel bir umut, beklenti, hayal… idi. Bir an ‘olabilirlik’ ihtimal ve imkanını ihmal etmişsin gibi. İyi niyetinden. Güzel düşüncenden. Rahmani arzundan. Maalesef gerçekleşemedi. Bu gidişle de bu çok başlı, dallı budaklı İslam/Müslüman yönetici aleminde olmaz/gerçekleşmez bu hayal. Çaba sarfedip dua edelim işte… Halkı/halkları ne kadar mü’min, Müslüman olsa da yöneticilerinin her birinin binbir sebeple -ister istemez, bilerek-bilmeyerek, isteye-istemeye- bir veya bir grup gavurun emrine, komutasına, isteğine, arzusuna, siyasetine vb. girdiği, uyduğu, sığındığı liderlerle, önderlerle, hükümet veya devlet başkanlarıyla olamaz. Olmaz. Olamıyor. Görüyoruz işte.

    “Büyük Aileye hitap edebilecek ehliyet, liyakat ve müktesebata sahip, Ailenin dertleriyle dertlenen, kendisine güvenilen, yapıp ettikleriyle Büyük Aile üyelerine güven veren; Allah’ın misafirlerine en azından bir “hoş geldiniz” mahiyetinde selamlama konuşması yapabilecek bir Aile büyüğü yok ortada. Fiziksel … organize edilebilir ama düşünsel … imkânsız görünüyor;… Bunun nedenleri oldukça uzun ve karmaşık… benim düşüncem fiilen gerçekleşmesi mümkün olmayan ütopik bir beklenti de olabilir. Çünkü hac organizasyonunu istediğiniz gibi planlayabilecek imkâna sahip değilsiniz ülke olarak;..”

    Aziz kardeşim işte bütün can alıcı nokta veya noktalar burası. Tam da burası… Az-çok düşünebilen kişilerin dokunabileceği, dillendirebileceği, söze, kale alabileceği nokta/noktalar. Olup olamayacağını da, nasıl olabileceğini de, nasıl olursa olabileceğini de, neden olamayacağını da işaret buyurmuşsun büyük bir isabetle.

    Düşüncene, duygularına katılmamak mümkün değil. Nasıl olabilir diye düşündüğümde benim de aklıma bazı fikirler, düşüşünceler gelmiyor değil. Bir kere bir şeyin tamamını elde edemiyorsak cüzünden de vazgeçmememiz tamamını elde etmek için de çalışmamız, gayret etmemiz, niyet etmemiz en azından hayal etmemiz gerekir. Peygamber efendimizin zamanında hemen herkesin anlayacağı dille, şu kadar kişiye yapılan konuşma/hitap/tebliğ ile şimdi haşa peygamber bile olsa bir kişinin yapacağı konuşmayı dinleyecek ümmet, cemaat, sahabenin aynı olması, benzer olması ne kadar mümkün dür? Gaybı Allah bilir elbet fakat bana hiç olur gibi gelmiyor. Niye? Ezmanın tagayyürü ile ahkamın tagayyürü…

    Başka şeyler de söyleyebilirim. Epey bir şeyler. İslam ülkeleri … birliğinin başkanının konuşması, İslam halifesi, bunların münavebeli konuşmaları. Her ülke devlet başkanlarının kendi hacılarına hitabı vb. gibi. Ama buna “laikliğin” müsadesi ne kadar olur ve o devlet başkanı geriye dönebilir mi böyle bir konuşmadan sonra? Bunların hepsi düşünülüp iyi hesap edilmeli. En mühimi de ülke halkının bu istek ve arzuda olmaları gerekir çoğunlukla.

    Konuşma, hitap, tebliğ yapılmasa bile, ülke liderlerinin birlik ve beraber olmaları, şöyle bir helikopterle bile olsa havada bir tur atmaları bile moral verir, motive eder hacıları. Olamıyor işte. Olamıyor. Ne diyeyim? Bu bir ülkenin tek başına istemesiyle de olmaz. Velhasıl bir baş lazımdır. Gavurun başı var. Biz laikiz diye bizim yok.

    Başka bir nokta da şu gibime geliyor: Avamın haccı ile havassın hacı aynı olmaz herhalde. İşte mahşer yerini temsilen herkesin aynı alanda toplanması durması/vakfesi de lazım. Yoksa mevki farkı olur ki o da bu dünyada olacak şey değil. Ancak cennette…

    Niye çadırda hapsoldunuz anlayamadım. Biz ta o sivri dikili taşın oraya kadar çıkıp gelmiştik. Her halde gruptan ayrılmama durumu sizi buna mecbur etti. Aslında cemaatle yapılan duadan sonra hacıların kendi hallerine bırakılmaları daha isabetli olur diyeceğim ama bilen var bilmeyen var be kardeş. İlim, alim başka, sıradan gelip gitme başka.

    “Arafat, Vakfe ve Yağmur

    … yağmuru duaların kabul olduğunun delili gibi yorumladılar;.. tabiat olayı…

    Kim bilir, öyle midir, böyle midir? Nihayetinde tabiat olayı dediğimizin faili Mikail olsa da baş amir Allah ( CC) diye inandık, öyle biliyoruz. Her şeyi bir sebebe bağlamış ol Rab’bül alemin. Her ne kadar “kün/Ol” deyince olsa da olacak şeyin yine de bir süreci var. Bazen bir an, bazen … Allah bilir.
    Kimi var garibanın? Kime güvensin? Bırak güvensin Rab’bine. Elinden geleni de ardına koymadan. Hem cesur hem de başarılı olur o zaman. Güveni olur kendine, Rab’bine.

    “Arafat ve Özürlü Hacılar

    “Kardeşim! sen hac mı yapıyorsun yoksa kıyıda köşede acaba bir eksik bulabilir miyim diye etrafı mı gözlüyorsun” … “işine bak sen” diyor iç sesim bana; “tesbihini çek, kaza namazlarını kıl, duaların kabul edildiği mukaddes mekanlardasın; kızların için, oğlun için, eşin için dua et; en önemlisi de kendin için dua et, bak yaşın 60’ı geçti… ” … erkek tuvaleti kuyruğundaki erkeklerin önünde bekleyen tekerlekli sandalyede oturan bir kadın…,

    Evet, o senin aklına gelen gibi, bazılarının da aklına gelebilir, düşünebilirler, mümkündür, normaldir. Fakat gel gör ki; eksiğini-gediğini, eğrisini-doğrusunu, iyisini-kötüsünü bakan, baktığını gören, tespit eden, tasfir eden ve tarif eden, olması gerekeni de düşünen, söyleyen, müzakere eden, sadece tenkit ile yetinmeyip ve bunları ilgili ve/veya mesul yer veya makamlara bildiren, yol-yordam gösteren GÖZ de lazım, gerekli, elzem. Hem de çok… “Bana ne”cilik, “neme lazım”cılık yıkıma, çökmeye, tahribe götürür.

    Kulakları çınlasın. Kırk sene evvel bankada çalışırken Selahattin Yazar diye bir arkadaşımız vardı. Derdi ki; Ruslar, akıllı adamları zor işlere koşarlarmış. O adamlar o zor işleri yaparken, o işlerin daha az emek, daha az yorulma, daha az enerji, daha az maliyet vb. gibi girdilerle nasıl yapılabilirliklerini düşünür, bulur, geliştirir, uygularlar… mucit olurlarmış. Akla, mantığa uygun değil mi?

    Onun içindir ki senin gibi alim kimselerin bütün bu vb. hataların usulüne uygun bir şekilde ilgili ve etkili yerere bildirilmesi faydadan öte mecburi bir görevdir.

    “Öğrenciye düşüncelerini sözlü olarak anlatabilme becerisi kazandırabilmek adına, ilgilisinin malumu olan, belli bir konu seçilip o konuda öğrenciler konuşturulur. … şehir ve özürlü vatandaşlar… Müslümanların insanlığa hediye ettiği hamam kültürünü konuşabilirdik ama özürlüler ile ilgili ne söyleyecektik ki?… Türkiye’de yaşayanların dini imanı bütün insanlar olduğundan, insanı “eşref-i mahlûkat” sayan bir medeniyetin mensubu da olduğumuzdan bizde “özürlü” kimse olmayacağından hareketle şehirlerimizde özürlüler için ayrıca özel bir düzenleme yapmaya ihtiyaç duyulmadığını … dünya imtihan dünyası değil mi; onun da imtihanı böyle;…”

    Savunman veya mütalaanda kendine fazla haksızlık etme derim. Çünkü hepten gerçeklik payından azade bir düşünce değil savunduğun. Göçebe, göebe-tarım veya kırsal tarım toplumlarındaki yaşam tarzı veya sosyal, sosyo-ekonamik veya kültürel insan ilişkileri ile sanayi/fabrikasyon toplumlarındaki yaşam tarzı ve her türlü insani ilişkileri az çok benzerlik gösterse de birbirinden epeyce farklıdır, ayrıdır, değişiktir, değişmiştir. İster istemez değişmiştir. Mecburen değişmek zorunda kalınılmıştır. Bir istatistiki skalada, veri kümesinde, frekans aralığında “ihmal edilebilecek değerler” vardır hemen her zaman. Bu değerler denildiği gibi ihmal edilebilecek, bütün içinde fazla yer tutmayan, sonucu etkilemeyen değerlerdir.

    Avrupa ve/veya batı, sanayi toplumuna geçince, -geçer geçmez değil- geçtikten sonra birçok problem, sıkıntı, eziyet, sömürü, haksızlık vb. gibi tecrübeler sonucunda ve zaman ve süreç içinde bazen gönülden, isteyerek bazen de sendikalaşma, hukuka gitme, kamuoyu oluşturma, grev, lokavt gibi eylemlerle haklar elde edilmiştir. Elde edilen haklar ve karşılıklı yaptırımlar –zor da kazanılmış olduğundan olacak ki- hem fiziki manada “madde”leştirilmiş, yol, kaldırım, geçit, ışık, giriş-çıkış platformları, araçlar vb. gibi, hem de kayıt ederken, kayda geçerken, yazıya dökerken ki 1.2.3.. a. b.c gibi “madde”leştirilmiştir. Neyin, nerede, nasıl, niçin… olacağı kayıt altına alınmış, tespit edilmiş, sabitleştirilmiş, anlaşılır ve uygulanabilir olmuştur. Bunları, saymak, söylemek uzar gider.

    Bizde o safhalar, tarımdan sanayiye geçiş, köyden kente göçüş el an devam etmektedir. Yayladaki, tarladaki, köydeki, kasabadaki yol, trafik, gidiş-geliş, yol verme, birinin koluna girip yardım etme, hayvanları oradan oraya sevketme, götürma-getirme, kapıdan geçerken “o Ahmet dayı!” diye seslenme, bağırma… ile şehir de yan daireye selam vermek veya zilini çalabilmek için önceden telefon etme gibi bir sürü farkı say da say diyebiliriz.

    Şimdi, duyduğum, anladığım kadarıyla falanca ülke veya milletler sanayinin vermiş olduğu doygunlukla “bilhassa kendi vatandaşlarına” bizim yapmamız geren kadar saygılı ve kurallı davranıyorlarmış. Ya başka milletten, başka ırktan, başka dinden olanlara? Biz öyle mi yapmışız? Hayır. Gavur olsun, Müslüman olsun biz öyle yapmamışız. Onların adamları yazmışlar eserlerinde. Elbet fi tarihinde. Şimdi değil. Zaten şimdiyi tartışıyoruz biz de. Tek bir sebep yok. Sebep çok. Kendimizi aşağı görmeden, ama boş da vermeden biz de fazileti yakalamalıyız. Ne yapalım?

    “bir insanı yaşatmanın bütün insanlığı yaşatmak… İnsanı yaşatmak, insanın onuruyla yaşayabileceği yaşam… Derdim,… dini zihniyetimizle ilgilidir. Dini insanın sosyo kültürel ihtiyaçlarından tamamen soyutlayan din anlayışıdır beni sıkıntıya sokan; dünyanın imarını hedefleyen, dünyada insan onurunu koruyacak, insanı insan gibi yaşatacak “adil bir ortam” inşasını hedefleyen; zulme izin vermeyen, hâsılı insanı “insan olarak” yaşatmaya yer veren bir dini zihniyetimizin olmayışıdır derdim. Dine bizim toplumlarımızda Marx’ı haklı çıkaracak bir işlev yüklenmiştir uzun zamandır; üzüntüm bu yüzdendir. Bizde din adına “insan”, göz göre göre harcanmakta, heder edilmektedir de, dindarımız bu duruma yine din adına itiraz etmemekte, edememektedir. İşte beni rahatsız eden tam da budur. Arafat’ta karşılaştığım olay, bendeki mevcut rahatsızlığı depreştirdi sanırım.”

    El Haaakk. Doğrudur elbet, şüphesiz. Ayet diye biliyorum. yanılmıyorsam. Yapan için öyledir elbet. Yapabildiği halde yapmayan da mefhumu muhalifinden tersini yapmış olur. Kim ne yaparsa kendi hesabına yapar. Herkese de yaptığı sorulur bir gün. Zaten o inanç da olmasa hem yaşamanın manası kalmaz, hem de anarşi doğar, gücü yeten yetene olur.

    Hoca Nasrettin, evinin bacasına yuva yapan leyleği bir süre izledikten sonra düşünüp kafasında tasarladığı planı uygulamaya başladı. Bir gece yakaladığı leyleğin önce gagasını kesti epeyce, sonra bacaklarını da. Evirdi çevirdi, şöyle biraz uzaktan baktı, hanımına sordu. Sonuçta yine bazı yerleri orantısız geldi gözüne. Yeniden bir kırpma ve kontrol sonrasında verdiği şeklin daha da beter olduğunu görünce, zavallı leyleği ilk haline getirmeye çalıştı. Çalıştı ama onun da olmadığını görünce kendi kendine söylenmeye başladı. “Şimdi ne leylek oldun ne de kuş” diye..

    Bizim işimiz, BİZ, bizler, bizim insanımız, ülkemiz vatandaşları, din kardeşlerimiz, soy kardeşlerimiz, karındaşlarımız, alimimiz, cahilimiz, şehirlimiz, köylümüz, ana-baba, oğul-kız, damat-gelin, büyük baba-büyük ana, dilimiz-lisanımız, şarkımız-türkümüz, şairimiz-ozanımız, musikimiz-müziğimiz, saygımız-hürmetimiz, sevgimiz-muhabbetimiz, okumamız-yazmamız, lafımız-kelimemiz… bir çınar ağacına sarılmış, salkım salkım, simsiyah, kokulu bilmem kaç şelek/harar üzüm veren tefeğimizi kesmedik mi taa kökünden eylülün başında. Kurda kuşa yem, sacın altına odun yapmadık mı? Filizlenmeye çalışan kökünü de basıp, kesip, ezip geçmedik mi kaç kere?
    Ne leyleğimiz oldu, leylek kaldı ne de serçeye dönüştü serçe kaldı.

    “Ateş düştüğü yeri yakar” mış.
    “Bir müsibet bin nasihatten yeğ”miş.
    Hoca Nasrettin Eşekten düşünce,
    “Beni eşekten düşene götürün” demiş.

    Yani? Yanisi, bazı şeyler yaşanmadan bilinemiyor, bilinse, tahmin edilse de yaşamak gibi içselleştirilemiyor. Acısı duyulamıyor.

    Kimi kime şikâyet edeceğiz?

    “Dine, bizim toplumlarımızda Marx’ı haklı çıkaracak bir işlev yüklenmiştir uzun zamandır;”

    Marx, “Din afyondur” demiş. Ne manada? Bunu demekle demiş olmuş ki; “dindar = Müslümanlar afyon içenler/kullanalar/alanlar gibi uyuşturulmuş/uyuşuk, düşünemez, akledemez, fikredemez, kafa çalıştıramaz, kendisini geliştiremez, lehinde ve aleyhinde olanları ayıramaz vs. sadece/yalnız/sırf afyonu kim vermişse onun emrinden, sözünden, buyruğundan, yolundan, izinde vb. çıkamaz.”

    El Haakk, bazıları için dorudur. Öyleleri de vardır. Belki gördüklerimiz, tanıdıklarımız arasında da olanlar vardır.

    Biz tersini yapacağız veya başka bir manasını anlayacağız. Ki, gözünü budaktan esirgememe durumu… İnandığımız; din, iman, vatan, millet, ırz, namus, can, mal vb. değerler için can feda etme, şehitlik şerbetini içme, cenneti canıyla satın alma, takas etme(k).

    Bir kıssa/mesel/hikayecik anlatılır halkımız arasında. Duyan, dinleyen çoktur. Ben de ta eskiden rahmetli babacığım emsalleriyle konuşurken duymuştum. Ağabim de anlatırdı. Sonucu aklımdaydı ama bazı detaylarını unutmuşum. Bu akşam ağabimi yeniden dinledim. Telefonla konuşmamızı bitirince, “biz de biliyoruz o hikayeyi” demez mi hatun. Şaşırdım.

    Vakti zamanında, devrin ileri gelen rical/adam/kişilerinden anlı-şanlı, gün görmüş, devlet görmüş, yönetimde vazife almış biri, suya çok ihtiyaç duyulan bir yere, yolun kenarına bir çeşme yaptırmış. Üzerine de “Bu çeşmeden Müslümanlar su içemez/içmeleri yasaktır/haramdır” diye bir kitaba yazdırmış. Vay sen misin yaptıran ve yazdıran, padişahın kulağına kadar gitmiş. Çağırmış padişah. “Bu ne haldir” diye gazabını bildirmiş. Adam hiç asabileşmeden, “padişahım müsaade buyurursa beraberce gidip olayları yerinde müşahade edip anlatayım efendim” demiş. Gitmişler. Bir kilisede/patrikhanede/böyle bir gayrimüslim mabedinde vaaz eden/görevli bir papazı/keşişi/ din adamını derdest edip karakola götürmeye çalışmışlar. Oradaki hazirun ve dışarıda duyan ne kadar dindaşları, soydaşları vb. varsa hepsi ayaklanmış, itiraz etmişler. “ Bizim din adamımızı/papazımızı/keşişimizi götüremezsiniz, ne hakla götürüyorsunuz, nereye götürüyorsunuz, niçin götürüyorsunuz, size ne yaptı, bırakın, bırakmazsanız biz de isyan çıkarırız vs. güçlerinin yettiği bütün olanca direnci gösteriyorlar. Maksat hasıl olunca serbest bırakıyorlar, gidiyor. Rical/Adam, “gördünüz padişahım” şimdi bir de bizimkilere bakalım diye devam ediyorlar.
    Varıp, fısfıkıç, bahçesine kadar dolu bie selatin caminin kürsüsünde vaaz veren ilmiyle meşhur vaizi vaazının en heyecanlı, en can alıcı yerinde/noktasında alaşağı edip, kürsüden indirip, yaka-paça karakola götürüp, zindana attırıyorlar. Ne o kadar cemaatten, ne diğer görevlilerden, ne etraftaki esnaftan, ne hane sahiplerinden velhasılı bir Allah’ın kulundan tek bir ses, tek bir itiraz, tek bir sorgulama, tek bir takip eden çıkmıyor. Bırak karakola gitmeyi, takip etmeyi bir de söylenmeye başlıyorlar: “Bir şey yapmasaydı almazlardı, belli ki bir şey yapmış, zaten son zamanlarda epeyce ileri gitmişti. Geçen gün falancıdan duydum cemaatin kusuru var demiş, iyice azmıştı canım, iyi oldu iyi, başka hoca mı yok canım, gelir başkası, adaaaam sende” minval üzere konuşmaya.

    “İşte padişahım” diyor, çeşmeyi yaptıran ve o yazıyı yazdıran. “Bunun için yazdırdım o yazıyı, anlatabildim inşallah” deyince padişahın başı, gayri ihtiyari, dalgın dalgın, sarkaç gibi bir öne bir arkaya sallandıkça, meselenin anlaşıldığı anlaşılıyor.

    Anlayana, ibret alana, ders çıkarana ne mutlu… Rab’bim mucibince amel etmeyi nasip eylesin.

    “Arafat ve Dua Kültürümüz Üzerine

    Arafat vakfesinden sonra görevli hocalar, “yapılmış olan hatimlerin duasını yapacağız” dediler. … Kim ne kadar, ne hatmi yaptığını yazıp hocaya vermeye başladı. Hocalar da yapılmış olan hatimlerin yazılı olarak bildirilmesi gerektiği konusunda hacıları uyarıyorlar.
    Böyle bir dua etme uygulaması… Hıristiyanımsı bir tınısı varmış gibi hissettim:… Uygulama bende, hocaların kendilerini Allah ile cemaat arasında özellikli bir konuma yerleştirdiği hissini uyandırdı.

    Aziz kardeşim; böyle bir dua etme geleneği, usulü taa fi tarihinden beri var. İhlas, Elham, Yasin, Tebareke, hatim ve aralarda getirilen tekbir ve salavat duaları… Cuma akşamları, -kandil demiyorum ben genellikle- kıymetli geceler, bayram geceleri bu okumalar için, okuyanlar tarafından adedi ve hatta kimin için (ruhuna) okunduğu ekseriya bir pusulaya yazılı olarak imam efendiye veya dua edene verilir ve bütün bu okumalar için topluca dua edilir ve amin denilir. Evler de ve camilerde. Ben de hep okuya gelmişimdir, başta Yasin, ihlas, tebareke…yi. saydığım o gecelerde. Eskiden köyde inek sütü azaltınca nazarlandı diye rahmetli anacığım Yasin okuturdu hep bana.

    Anlaşılıyor ki sen böyle şeylerle/merasimle karşılaşmamışsın gibi. Senin ilmin, anlayışın, okuman, bilerek okuman, neyin ne demek olduğunu bilmen dolayısıyla bizim gibi avamın okumasını, hep beraber amin demesini yadırgaman anormal sayılmaz. Biz de, okuyoruz okuyoruz hiçbir şey anlamıyoruz. Onun için son zamanlarda daha çok meal okumaya çalışıyor ve tavsiye ediyorum.

    Kimseye “boşuna öyle okuma” diyemiyorum. Olmaz. Diyemem de. Manasını da oku demek en güzeli. Esasen manasını bilmeden, sadece harfleri, mahreçler, kelimeleri seslendirmek/fonetiğini yapmak, peygamber efendimizin buyurduğu “OKUMAK” demek olmadığını düşünüyorum, biliyorum. Ama bunu anlatabilmek epey zor… Çünkü kur’anın yüzüne bakmak, yazılışını, harflerini seyretmek, hecelemek bile sevapmış. Biz de hiç olmazsa o sevabı alabilmek için okuyup duruyoruz. Gecelerde, cenaze çıkan evlerde, mezarlarda…

    Bana kalırsa okumak bu okumak değil. Hatta daha ilerisi Kur’anı niye bir hoca efendi okuyup anlatıyor? Neden konularına, mevzularına, bugün temel ilimler veya ihtisas konuları olan dallara göre uzmanlaşmış kişiler, bilim adamları, uzmanlar, doktorlar, proflar anlatmazlar, açıklamazlar Allah’ın dediklerini, ayetlerini, kur’anı diye de hep hayıflanır bazen de sinirlenirim, kızarım. Hatun da bana “gavur” olursun diye ikazda bulunur. Yeri gelmişken vaktin olursa Prof.Dr. Sinan Canan’ı dinlemeye çalışırsan müstefid olursun.
    Biraz daha ilerisi dersem şunu da sorgularım kendi kendime. Allah’ın (CC) ayetleri, Kur’an kuru kuru okunmakla benim gibilere(!) bir şey demediğine göre neden içindeki konulara göre kurslar, okullar, öğretim ve eğitim yerleri açılmaz, talebe toplanmaz, çocuk, öğrenci, kadın-erkek çağrılmaz da varsa yoksa yüzünden okumak veya hafızlık için yoğun bir çaba sarfedilir? Dağıtım yapılması çok faydalı olur. Anlaşılır.

    Şu dua şekli için benim gibi garibanları da fazla hor görme. Bazı ticari istisnalar dışında okumak, okutmak, cemaatle dua etmek mahsurlu olmasa gerek. Kur’anı, hadisi tam bir söz olarak söyleyemese de bir yerinden, bir olay üzerinden, bir meselden, bir büyüğünden duyduğundan yine de saf, halis inanç sahipleri onlar diyebiliyorum. Bunu ve “büyükleri” derken şeyhleri, şıhları hele bazılarını demiyorum. Ama senin gibilerini diyebilirim. Yani anlat dinleyelim. Başkaları da dinlesin. Ders yap. Belli periyotlarla. İnsanlar istifade etsin. Eğriyi doğruyu anlasın. Birbirleriyle tanışsın. Şerik olsunlar. Adına ne dersen de. Sen fonsiyonuna bak.

    “Dua Mantığımız Üzerine

    Allahu Teâla “duanız olmasa size ne diye değer vereyim” buyuruyor, … “Dua ibadetin özü” buyurmuş peygamberimiz. Dua, kulluk bilincinin bir göstergesi; insanın Rabbi ile kurduğu ilişkinin mahiyeti bir anlamda duada tezahür ediyor: Hamdimizi, şükrümüzü, acziyetimizi, Yüce Allah’a olan mutlak bağımlılığımızı beyan, tasdik ve ikrar ediyoruz dua vesilesiyle. Bunların hiçbirisine diyecek bir sözümüz olamaz.

    El Hak. Doğrudur, Aziz kardeşim. Tesbitin de tam yerindedir. Tam isabettir. Başımız gözümüz üzeredir. Her fırsatta edelim duamızı. Bizce gaib olan bu nasıl, ne zaman, nerede ve hangi durumda/durumlarda yapılacak ki icabet edilsin? Bir de her duaya icabet olur mu, hemen bu dünyada ya da mahşere kadarki süreçte mi işlem görür/sonuca ulaşır/karara bağlanır, bilemeyiz ki. İş oraya geliyor. Bakalım aşağıda nasıl oluyormuş ve nasıl olacakmış. İşin püf noktası, şekil şartı nasılmış, orada…

    “Sözümüz bizim dua mantığımız ile ilgilidir: Söz konusu mantıkta dua eden mümin, aslında kendisinin emek vererek yerine getirmesi gereken bilcümle işleri Allah’a sayıp dökmekte; mükellef ve mesul olan O imişcesine işleri birbir Allah’a havale etmektedir. Bu mantığa göre yeryüzünde adaleti Allah sağlayacak, hukuk düzenini O tesis edecek; ilave olarak da İslam’a ve Müslümanlara yardım edecek… Müslümanlar ne yapacak? Dua edecekler; başka? Başkası can sağlığı: Allah gibi yâr ve yardımcınız olduktan sonra ne yapılır ki; yan gelip yatılır. Oysa Allah, dua ile yardım talep eden biz Müslümanlara ne diyor? Dediği şu: ( ( اِنْ تَنْصُرُوا اهللَّٰ يَنْصُرْكُم “Siz Allah’a yardım ederseniz eğer, Allah da size yardım eder.” Ne demek? Allah, Müslüman’a olan yardımını şarta bağlamış. Önce siz, O’na yardım edeceksiniz. Nasıl olacak O’na yardım? Önce siz O’nun istediği şekilde üzerinize düşen bilcümle görevleri yerine getireceksiniz. … Allah “siz ahdinizi yetine getirirseniz ben de ahdimi yerine getiririm” ( وَاَوْفُوا بِعَهْد ى اُوفِ بِعَهْدِكُم ) diyor, çok açık. Peygamberimizin Allah’a sığındığı “kabul olunmayan dua”, bizim yaptığımız türden dualar olmasın sakın?

    Toplumun yukarıdan aşağıya bütün kesimlerinde yaygın dua mantığına göre Müslümanlar isteyecek, Allah verecek; yapacak, bulacak, buluşturacak; sanki Müslümanlara eli mahkûm”

    Öyleyse bulsun da yesinler…
    Aziz kardeşim, şaşırıp kaldım. Baştan beri yazdığın benim de okumaya çalıştığım yazının ana fikri, teması, püf noktası, düğümü burası olsa gerek. Bu yazdığın mantıkla dua eden var mıdır hakikaten, essahtan var mıdır bu düşünce mantığı? Eğer öyleyse bunların dua edenler içindeki yeri, sayısı, oranı, tüm sosyal, kültürel ve ekonomik yaşam biçimleri içinde kaçta kaçtır? Genelleme yapılacak kadar (asgari %50+1) çok mu, yoksa çokluk içinde ihmal edilebilecek (%1-3-10) arası bir sayı mıdır? Vay başıma gelenler. Vay benim gariban milletim. Hemşerim! Köylüm!

    Bir fıkra: Bizim Temel Londra’da arabayla giderken bir ikaz anonsu duyuyor arabanın radyosundan: “Dikat! Dikkat! Bir otomobil caddede ters şeritte gidiyor” diye. O da konuşuyor kendi kendine, biraz da ikazcıyı hor görürcesine. “ Ne bir tanesi ulan, hepsi ters yönde gidiyor hepsi.” Bizim işte ona benziyor galiba. Rab’bim encamımızı hayır eylesin, akıl fikir versin.

    “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim.” ( اُدْعُون۪ىۤ
    اَسْتَجِبْ لَكُم ), “Dua edenin davetine icabet ederim” ( اُج يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَان ), “De ki: Duanız olmasaydı Rabbim size ne diye değer versin ki!” ( قُلْ مَا يَعْبَاُبِكُمْ رَ ب۪ى لَوْلاَ دُعَاۤؤُكُم ) ilahi buyrukları yanında “Arafat duaların kabul edildiği yerdir” … Hz Peygamber, insan ve peygamber olarak yapması gereken hangi işi kendisi yapmadı da onu Allah’ın yapmasını istedi?”

    “Düşmanınkine eşdeğer bir orduya, mühimmata, araç ve gerece sahip olmadan savaşa girmedi. … Hazırlık yaptı, insan yetiştirdi, mühimmat hazırladı… niceliksel üstünlüğe sahip… ne türden silah varsa aynısından bizim tarafta da mevcuttu; artı olarak bizimkilerde çelik gibi iman ve pırlanta gibi parlayan ve işleyen bir ahlak vardı. … ahlakı da kaybettik gibi…”

    Aziz kardeşim, dualar iki türlü olurmuş. Geçen bir nikah merasiminde Sn. İsmail Kahraman Bey de buyurdu ki; “sadece oturduğunuz yerden, bir şey yapmadan, pasif bir şekilde dua etmeyin, bir de kavli dua vardır, asıl ona sarılın, onu ihmal etmeyin…” Ben de sağ dirseğimle dürttüm hatunu “bak ne diyor” diye.

    Ben anladım ki; kişi/kulun kendisi için; “kuru kuru salavatla” icabını/gereğini yapmadan ettiği dua mua kabul olmuyor(?)

    Gözlemlediğim, yaşadığım benim için temel üç olay nasıl bir dua etmek gerektiğini anlattı bana.

    Birincisi taa 1968 yılında Zonguldak’a gidip ortaokula başladığımda, Türkçe dersinde, hocamız Yıldız Yapakçı’nın, bir kompozisyon dersinde konu olarak; tedbir, tevekkül, çalışmak kavramlarını içeren bir ödevi yaparken anlattığım gerçek bir gözlemdi. Bu gözlem de –isimleri yazsam hepsini tanıyacağını tahmin ettiğim) iki kişiyi/aileyi anlattım: Biri zamanında çiftini çubuğunu herkliyor, kemreliyor, topalağını kırıyor, ziraat darısından tohumunu ekiyor, sıkını alıyor, otunu kazıyor vs. yapabileceği her şeyi yapıyor. Diğeri de yeri daha iyi, verimli, düz olmasına rağmen eve-barka, çiftliğe-çubuğa, bağa-bahçeye sahip çıkmıyor. Akşam gave, sabah gave. Ne zamanında herk herkler, ne kemre atar, ne iyi tohum eker, ne sıkını alır, ne otunu kazar… Yolda izde, çarşıda pazarda, camide cemaatta, derede değirmende konuştuklarında hep Allah kelamı ile dua dillerinden düşmez. İnşallah şöyle, inşallah böyle derler.

    Darı ayı gelince birisi Allah ne verdiyse toplar, sapı ineklere, darısı da hanesine bir dahaki zamana kadar yeter de artar bile. Diğerinin toplayacağı pek bir şey yoktur. Yarım yamalak biraz pool darı ile sapları.

    Netice olarak ikisi de dua etmişler hatta çifliği ihmal eden daha çok dua etmiş amma mahsülü/darısı diğerinden yok denecek kadar az olmuş. Oldu yani. Bir gözlem bu… Gerçek bir gözlem…

    İkincisi; 1992 yılında senin de tanıdığın, şimdi rahmetli olan, hacda taşıma hizmeti deruhte etmiş bir Mısır’lıya/patrona/şeyhe otobüs kiralayan bir arkadaşla, verdiğimiz hizmetin karşılığını tam ve zamanında doğru dürüst alamayınca, aha bugün aha yarın (bukra inşallah) diye diye gece sabahlara kadar hesap kitap yapıp, mutabık kaldığımız halde ertesi gün yeniden hesaba oturmak zorunda kaldığımız, bir an önce hesabımızı kesip vatanımıza, evimize, çoluğumuza, çocuğumuza kavuşmak için ne kadar dua ettiğimiz hatta –kabul olurmuş diye- gecenin en tenha anında kabenin kapısının altına gelip çoğu zaman zıplayıp zıplayıp eşiğinden tutup asılarak Allah’(CC)a yana yakıla yalvardığımız halde yine de umduğumuza nail olamamışımızdır. Hayal kırıklığımızdır. O adama çok saydık sövdük ama çok şükür yine de Allah’a (CC) küsüp darılamadık. Ne kadar mahzun olsak da…

    Üçüncüsü de; anacığım Bursa’da bacımın yanında hasta oldu. Vücudunda tuz/sodyum (NaCl) azalmış. Aklı başında, tesbihi elinde, parmakları suyu savulan değdirmenin peri gibi yavaş yavaş haraket ediyor. Yavaş ve ağır konuşuyor vb. Dua ediyorum. Ağlıyorum. Allah’a yalvarıyorum. Yok. Bir canlanma yok. Artık kendi kafamızda hükmü verdik. Gidici. Ölecek bu. Ağlaşıp bekliyoruz. Hastanelerde süründürmek, kan aldırmak, tetkik yaptırıp eziyet etmiş olmak istemiyoruz. O hallerdeyken hemşire yeğenim geldi Balıkesir’den. Biraz ilgilendikten sonra dedi “amca bu ölümcül hasta değil, hemen hastaneye götürelim.” Orası mı burası mı derken cankurtaran çağırıp Acıbadem hastanesine götürdük. Orada teşhis konuldu. Gerekli bilgileri aldık. Bize göre az süreli bir işlem için de epey para ödedik. İlk teşhis ve akşamdan sonra –risk olmadığını da öğrenerek- devlet hastanesi “nefrolji” bölümüne yatırdık. Hamdolsun 10-15 günde iyi olmuştu anacığım. Dualarımın kabul olduğunu orada anladım ilk defa. Gel gör ki birkaç sene sonra yine hastalandı. Aynı dertten. Fakat bu sefer onca duama, yalvarmama, yakarmama rağmen göçtü, gitti ahirete. Nerede eksik yaptık sence? Demek duanın da bir sınırı, kabul olup olmayacağı durumlar, zamanlar, çeşitli haller var. Her halde bizden yalvarmak.

    Bir de şimdi var. Yakın zaman. Ediyorum ediyorum sonuç değişmiyor. Umduklarıma nail olamıyorum. Buldum sonra formülünü, sana da söyleyeyim. Ama telif hakkım baki…

    Var gücümle işe sarılmadıkça, ne gerekiyorsa onu yapmadıkça, yapamam, zor, nasıl yapayım deyip gönlümün, kalbimin, zihnimin, aklımın, fikrimin kapılarını daha başlamadan açık tutmadıkça duam da kabul olmuyor, işim de olmuyor, ilerleme de olmuyor. Ne kadar dua edersem edeyim, olmuyor.

    Var gücümle sebebine tevessül edince, ne gerekiyorsa hazırlığını yapınca “Allah’ın izniyle inşallah yaparım, üstesinden gelirim” deyince, akıl, fikir, zihin, gönül kapılarımı açık tutup ha bismillah diye işe sarılınca dualarım kabul oluyor.

    Başkalarına tavsiyem de böyle yapmaları yönünde oluyor.

    Şu da bir gerçek: Her şey benim/bizim kontrolümüzde değil. Kontrol edebildiklerimiz var, kontrol edemediklerimiz var. Buralar; bu ayırım ve sınırlar net değil ve kuldan kula (kişiden kişiye) hem kişi içyapısına, hem bulunduğu ortama vb. değişen, değişiklik gösteren “kader” gibi, tam olarak izah edilemeyen kavramlar. Fıtrat, yaratılış, nasip, imtihan, kısmet vs.

    Bundan/bunlardan dolayıdır ki şu varsayımları ve genellemeleri yapabiliriz:
    1- Duasız olmaz. Her şartta dua… Elektrik, telefon, internet vb. bağlantılarının açık tutulması gibi Allah’(CC) la iletişim kanalının açık olması için, dua.
    2- Güvenmek, güç almak, güçlü hissetmek, bir sahibinin, bir göreninin, bir kollayanının olduğunu düşünmek ve er-geç herkese hesap sorulacağına inanmak için dua.
    3- Dünyada ne kadar üstünler, büyükler, zenginler, işverenler, aç doyuranlar, geçim sağlayanlar, dayılar, patronlar, ipten adam alanlar, krallar, padişahlar, sultanlar… velhasıl ne kadar “en”ler varsa, o enlerin de üstünde bir “EN” olduğuna inanmak, ona sığınmak, arzuhalini sunmak, dilemek için dua.
    4- Boynuzlu koyundan boynuzsuz koyunun hakkını alıp, vade farkını da ekleyerek sahibine verecek ahkemül hakimiyn için dua.
    5- Gavur-Müslüman, çakal-aslan, yılan-çıyan herkese, her mahlukuna rızkını veren Rezzakı alem için dua.
    6- Velhasıl Allah’ın bütün Esma-i Hüsnası için dua.
    7- Allah’a şerik yapmamak, şerik olmamak için dua. “Sen yaparsan ben de yaparım” gibi.
    8- Köyde-kırda, dağda-bayırda, yaylada-ovada vb. tabiatla iç içe yaşayanlar dua-kabul-icabet ilişkisini daha iyi anlarlar. İcap için neler gerektiğini daha iyi görürler. Aynel yakin olarak görürler. Şehirde, sanayide, fabrikada, seri üretimde bulunan, çalışan insanlar dua ile icab/kabul arasındaki ilişkiyi birebir göremezler. Gördükleri hep kul yapısıdır. Verirler parayı alırlar mal ve hizmeti. Sağlık bile para ile alınacak bir şey/bir hizmettir çokları için. Onun için de Allah’a ihtiyaç duyma ihtiyaçları yoktur veya çok azdır.
    9- Duaya icabet için maddi-manevi sebeplere tevessül etmek gerekirse de buna rağmen her dua -hele bu dünyada- kabul oluyor/olur denemez.
    10- O zaman, her icabet için gereklilik yapılacak ancak her yapılan gereklilik icab hakkı vermez. Çünkü Allahtan alacağımız yok. İmece ve/veya keşik işi değil bu iş. Bir Allah’a bir kula. (Allahu alem).
    11- Ne dua ediyor ne bir şey. Bakıyorsun gece gündüz dua edenle mukayese edilmez çok şeye sahip. Ne diyeceğiz. Gelip dayanacak Rahman ve Rahim sıfatına, sivrisineğin kanadına. Mal O’nun, mülk O’nun…
    12- Dua her zaman + (artı) bir değerdir. Yalnız bağımlı bir artı değer. Can yeleği gibi… Can yeleğini giyen batmaz. Can yeleği batmayı engeller, suyun kaldırma kuvvetiyle. Ama ayağına taş bağlamış birinin batmasını da engelleyemez. Çünkü taşın ağırlığı daha fazladır. Demektir ki; yüzme bilen bir kişi bir de can yeleği giymişse, eceli de gelmemişse batmaz…
    13- Arafat duaların kabul olduğu yer de “çal, çırp gel, Arafatta dua et, tumba cennete.” Öyle mi? Böyle anlayan bir Müslüman varsa bırak gitsin. Anlatabiliyorsan anlat. Cehennem de var. Böyleleri böyle inanmış, kendini öyle şartlandırmışsa onlarda mutlaka ya echellik ya da şizofrenik bir hastalık vardır.
    14- “Namaz, kötülüklerden alıkoyar” ayeti gibi. Namaz da +(artı) değer. Beş vakit namazın var=+5, sekiz vakitte/değer de hak yemen var. (-8). Sonuç = -(3). Onun gibi. Hac da öyle, Arafatta dua da öyle, umre de öyle, öyle de öyle. Çoğu işi yanlış, hak-hukuk bilmemiş, tanımamış bir hacca gitmiş oooff “anasından doğduğu gibi bebek. Var mı öyle yağma. YİNE DE RAB’BİM NE DİLERSE ÖYLE OLUR.” Hikmetini sual edemeyiz. Bize görünenle Allah’a görünen kesinlikle aynı değildir. Biz ancak zahiri biliriz, görürüz, hüküm veririz. Allah ise her şeyi bilendir, görendir, işitendir. Kalplerdeki gizliliği bile.
    15- Haa! Şu azlık çokluk meselesine gelince her zaman her çokluk her azlığa galip gelmiş, her azlık da hep yenilmiş hiç muzaffer olmamış/olamamış denilemez, diyemeyiz. Her ne kadar mantığa uygun gibi gelse de, hatta uysa da tek faktör değildir. Nitekim öyle ayette var değil mi? Nice az topluluklar nice çoklara galip gelmiştir” mealinde. Allah’ın ipine topluca sarılın, tefrikaya düşmeyin, havanız, gücünüz gider, iç güveniniz yıkılır” gibi.
    16- Önce saldıracak taraf için geçerli bir sebep olur. Ama saldırıya uğrayan azlığını, çokluğunu düşünemez. Allah ne verdiyse savunur. “En iyi savunma da saldırıdır” diye duymuştum askerdeyken…
    17- Sonra her araç gereci karşılaştırmak kolay hatta mümkün olmayabilir. İnsan ve iman faktörü her zaman her silahtan önce gelir.
    18- Kalan birkaç kelime veya konu:
    Biliyorsun, peygamberimiz tek başına idi hemen hemen. İlk Müslümanlar Müslüman olmadan önce de kaliteli adamlarmış. Hem de azmışlar. Öyle anlaşılıyor, öyle anlıyorum ben. Niye dersen, onlar ilk Müslüman olmuşlar daha namazın farzını, vacibini, sünnetini sayamazken dine, imana ve peygamberimize sahip çıkmışlar. Hep onların hikayeleri anlatılır hala. Yaklaşık bin beş yüz senedir niye başka, onların bir kısmı kadar olsun Müslüman yetişmemiş, yetişmiyor. O zamanın şartları, bazı farziyet ve yasakların zamanla hatta peygamberimizin son zamanlarında yürürlüğe girmesi. Alıştırma veya korkutmama, yıldırmama durumu(?) Bize hemen mükellefiyet başlıyor. Bazen söylüyorum da hem yadırgayıp hem de gülüyorlar bana. “Ben/biz beygamberimizden daha çok namaz kılıyoruz/kıldık”deyince.
    O zaman açlık çekmişler. Hurma yemişler. Hurma yemek mahrumiyet sayılmaz ki. Şimdi bile hurma ne kadar kıymetli. Yiyen başka bir şey istemez kolay kolay. Bazen de bilmem kaç deve veya koyunu kesip yemişler, ikram etmişler, kurban etmişler, velime, akika yemeği yapmışlar. Vb.

    Biliyorsun; düşmanın silahıyla silahlanmak vacipten de ileri farz, emir. Lazım. Kendimizi, dinimizi, vatanımızı, ailemizi, malımızı, mülkümüzü korumamız lazım. Buna imanı olan hiçbir Müslüman yok diyemez. Diyen varsa da ki halen bile var, geç onları da Müslümanlığını da derim ben.

    Ahlak deyince akan sular durur diyorum kendi kendime. Aslında güzel ahlakı tamamlamak için gelmiş peygamberimiz. Radyodan, Rahmetli Esad Coşan Hocanın “Ramuz El Hadis” kitabından anlattığı hadislerden ahlakı olmayanın veya kötü olanın ibadetlerinin de değersiz olacağı (benim yaklaşık ifadem) nı duydum. 80’li yıllarda Fatih İskenderpaşa camiinde de her pazar günü ikindi namazından sonra dinlerdim onu. Bana sorarsan ahlak ibadetten de değerli. Çünkü ahlak yatay ilişkili. Yani mahlukat arasındaki ilişkileri düzenliyor. Düzeltiyor.

    Bugün yeniden islama temel/şart tesbit edilmek istense iki üç tane de ben söylemek isterim: 1- Doğruluk, 2- Güzel Ahlak, 3-Temizlik, tertip, düzen.

    Bilindiği gibi, benim gibi cahiller de dahil olmak üzere, bilgisi olsa da olmasa da, kaynak, delil, isnat gösterse de göstermese de bir çok insan birçok şeyi konuşuyor, yazıyor, yayıyor. Tabir caizse nalına da mıhına da vuruyor. Ben de birilerine bir şey anlatmaya çalışırken imam hatip mezunu olan o genç arkadaş bana “ yapmadığınız şeyi niçin başkasına söylüyorsunuz” diye bir ayet okuyunca irkildim. 18-19 yıl önce bana söylenen bu ayetin etkisi, daha önce kürsüdeki hocadan duyduğum gibi olmadı bana. Halâ da devam ediyor, unutamadım. Bir de lise son sınıftaki bir kompozisyon dersinde bir yazı/makale yazmamız için verilen İsmet İnönü’nün şu “İcra etmek, tatbik etmek, karar vermekten zordur” sözünü de hiç unutmuyorum.

    ****.

    “Birey Olamamışız.”

    Birey, bireyselselleşme kavram ve kelimelerine pek hoş bakamıyorum sanki. Şarta bağlıyorum: Eğer amaç, kasıt toplum içinde, toplumla beraber kişinin kendi kendine yeterli, kendi işini, ihtiyacını görür, karşılar, başkasına yük ve gaile olmaz vb. gibi ise diyeceğim hiçbir şey yok. Yok ama kişileri kendi başına buyruk, toplumdan kopuk veya ayrı, utanması-kızarması az, büyük-küçük tanımaz, edebe, örfe, adete yabancı, dikkate almayan, her ortamda cinsel serbestlik sergileyen vb. (ki günümüzde pek çoğu öyle) ise yadırgadığım bir tip, kişilik… Benimsemem gayrı mümkün.

    Sonuç/Netice/Hasılı kelam/Hülasa:

    Aziz kardeşim, bu dünya ahretin tarlası. Herkes bu dünyada ne ekerse öbür dünyada da onu biçecek. Her insan da ekin gibi bir gün biçilecek. Her şey buraya, buradaki çalışmaya ve elde edilen hasılata bağlı.

    Çalışmadan hiçbir başarı, ilim, ürün, hasılat, bilgi, beceri vb. kazanılamıyor, elde edilemiyor. Edilse de bedi bereketi olmuyor.

    Çalışmak, üretmek ve bunu değerlendirmekten başka çare yok. Bundan başkası yalan. Bir şey ifade etmez.

    Sadece üretmek de yeterli değil. Rakiplerin içinde, dünya pazarında satmak var.

    En kolay şey bir şey satın almak. Hele de peşin parayla.
    En zor şey bir şey satmak. O da peşin parayla.
    İkinci zorluk, pazara üretim yapmak… Ve kalitesini ve sürekliliğini sağlamak.
    Üretim için sermaye, hammadde, emek, enerji gerekir.
    Sermaye, kazancın harcanmayan/tasarruf edilen kısmıdır. Onun için önemlidir. Tasarrufu olmayan aile ve/veya toplumlarda yatırım (fabrika vb.) yapılamaz.
    Aksi halde iç ve/veya dış borçlanmaya gerek vardır. O da faizle olur.
    Gayrımenkul ölü yatırımdır. Üretim yapmaz. Parayı bağlar.
    Ve faiz de sermayenin=kapitalin fonksiyonudur/getirisidir/kazancıdır.
    Sermaye=kapital az ise faiz yüksek, yatırım kıt, üretim az olur.
    Üretim az olunca talebi karşılayamayacağından fiyatlar yükselir, enflasyon olur.
    Olur da olur.
    Daha fazla yazamayacağım.
    Çalışmak bizden, başarı, bereket Allah’tan.

    Önemli Nokta:
    Her şeyi, hayrı da şerri de veren şüphesiz Allah(CC).
    Allah veriyor da alan biziz. Meselenin püf noktası burada…
    Konuşulurken hep Allah’ın “muktedir”liği dile getiriliyor.
    Amenna, Allah her şeye muktedir.
    Bizim meselemiz biz nasıl, ne kadar, ne değerde alacağız, daha doğrusu alabileceğiz. Onun yolunu yordamını bulmak bizim meselemiz.
    Kimi bir kısım alır, kimi bir koşam. Kimi bir tas alır kimi bir kazan. Kimi bir gıdık alır kimi bir harar…
    Aldığımıza rızık diyoruz, nasip diyoruz, kısmet diyoruz.
    Bütün mesele bu.
    Çalışan kazanıyor/kazanır.
    Amma her çalışan kazanamıyor/kazanmaz.
    Kimi büyür gelişir, kimi batar gider.
    İnsan da, şirket de.
    Dön dolaş iş geliyor yine çalışmaya, çalışmaya, çalışmaya.
    Sen çalış gerisine karışma.
    Nasip, kısmet, rızık, kader de geç.
    Bitti.

    Aziz kardeşim, bu yazıyı, bu görüşü yazmayı taaa başında düşündüm. Ükalalık yapmış olmaktan çekindim. Sen lütfedip adam yerine koyup bana da gönderdin hac izlenimlerini, görüşlerini, yaşantını, eksiğiyle, fazlasıyla tespitlerini… Çok güzel, çok değerli, çok müstefid oldum. İlgili, ve/veya mesul kişilere ışık tutacak, organizatörlere yol gösterecek, akademik tez konusun olacak, benim gibi garibanlara da yol gösterecek, fikir verecek, gözünü açacak… değerlendirmelerde bulunmuş olduğun bir hatıra yazısı. Kalemine falan deyip ayırım yapmadan ve toptan sağ ol, var ol, çok yaşa, ömrün uzun olsun, kalemine, ilmine, fehmine, lisanına, izanına kuvvet diye dua ediyorum. Ne olsa da bu hatıratını ilgili kişiler de okuyup bir nebze de olsa çeki düzen vermek için aydınlansalar.

    Epeyce düşünüp tereddüt edip sonra da o teredütlerimi izale edince, yazdıklarını da alıp karşılaştırmalı yazmaya karar verdim. Yazdıklarından ilgilendiklerimi taa o zaman renklendirip, altını çizip, fontları yapıp, italik tipe çevirip belirlemiştim. Sonunda bütün cesaretimi toplayıp yazmaya gayret ettim işte.

    Yazında aşağılara/sonlara doğru her konuya değinmedim. İlla bir laf etmekten edep ettim. Kanımca konunun en, belki de tek can alıcı noktası, anafikri üzerinde durmaya çalıştım. Aklımın erdiği, zihnimin yettiği, dilimin döndüğü, parmaklarımın yazdığı kadarıyla bir şeyler demeye çalıştım.

    Yazıyı okurken epey zamanını alacağımı sanıyorum. Onun için, kullandığım dil, kelime, düşünce vb. olabilecek hatalarım için anlayış, müsamaha ve helallik diliyorum.

    En derin ve kalbi saygı ve sevgilerimle,
    Allah’a emanet ol.

    Ali DUMANOĞLU
    Kendini dost zanneden biri.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir