Menü Kapat

Prof. Dr. Necati ÖNER’in Ardından

02 Ocak 2019, Çarşamba sabahı, saat 09.30 civarı, Fakültede odama yeni girdim. Bilgisayarı açtım, öğleden sonra yapacağım yüksek lisans dersi için hazırlık yapmak üzere masaya oturmak üzereyken kapı çaldı, Prof. Dr. Sait Reçber Bey, telaşlı bir ifadeyle Necati Hoca’nın hastanede vefat ettiğini söyledi. Son bir haftadır hastanedeydi, durumu oldukça ağırlaşmıştı. 28 Aralık 2018 Cuma günü ikindi üzeri Prof. Dr. Abdurrahman Küçük Hoca ile hastaneye ziyaret için gitmek üzere harekete geçmişken, hesapta olmayan bir işimin çıkması üzerine Abdurrahman Hoca’ya refakat edememiştim. Aslında Hoca’yı hasta halinde görmek istiyor muydum, ondan da emin değildim. En son ziyaretimi yine Prof. Dr. Abdurrahman Küçük Hoca ile birlikte yapmıştım. Hastalığı ağırlaşmıştı. Hastalığının ağırlığı ailesinin gösterdiği olağanüstü ihtimam ile hafifliyordu belki. Oğlu Oğuz Beyin, kızı Ayşe Hanım’ın, damadı Ali Bey ve Gelini hanımefendinin ilgileri her açıdan imrenilecek düzeydeydi, ama hastalığın etkisiyle Hoca bitkindi. Bu hasta halinde Hocayı görmek, beni üzmüştü. Sait Bey ile birlikte Hastaneye gittiğimizde Hoca’yı Servisteki odadan alıp Morga götürmüşlerdi bile. Çarşamba günü öğleye doğru, ertesi günü (03 Ocak, Perşembe günü) saat 10.30’da Fakültede tören yapılacağı, Cebeci Asri Mezarlığında babasının mezarına defnedileceği, cenaze namazının Asri Mezarlıkta bulunan Oğultürk Camiinde kılınacağı kararlaştırılmıştı. Ankara içinde ve dışında bulunan öğrencilerini haberdar etmek üzere telefon edilirken ben de Süleyman Hayri Bolay Hoca ile Abdurrahman Hoca ve Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Müdürü Dursun Yıldırım Hoca’ya haber verdim. Bahaeddin Yediyıldız Beye de ulaşmak istedim ama telefonu açık değildi.

Perşembe sabahı Mescid’in önündeki alanda hazırlanmış olan tören yerine Dursun Hoca, Abdurrahman Hoca ve Mustafa Erdem Beylerle birlikte gittik. Havanın yağışlı ve soğuk olması dolayısıyla, Fakülte idaresi töreni binanın içinde organize etmişti. Tören beklendiği gibi kalabalıktı; arkadaşları, dostları, öğrencileri vefalıydı Hoca’nın. Hocalığı, insanlığı, dostluğu, arkadaşlığı, filozofluğu, samimiyet ve hoşgörüsü dile getirildi. “Kaybedildiğinden” söz edilir gibi olduysa da Necati Hoca’nın gidişinin olsa olsa  “Hakk’a yürümek olduğu” vurgulandı. Tanıyanlar güzel tanıklıklarda bulundular Hoca için. Okunan hatm-i şeriflerin duasından sonra Diyanet İşleri eski başkanı cenaze namazını kıldırdı ve Hoca cenaze arabasına bindirilerek Cebeci Asri Mezarlığa uğurlandı. Tören esnasında Süleyman Hoca’yı her zamankinden daha yorgun gördüm; bunda Necati Hoca’nın ebediyete intikalinin tesiri büyük olmalıydı. Mezarlığa birlikte gidebileceğimizi bir gün önceden söylemiştim; törenden sonra, önce gelmeye niyetlendiyse de havanın soğuk oluşundan dolayı Mezarlığa gelmeye cesaret edemedi. Abdurrahman Hoca ile birlikte Mezarlığa ulaştığımızda Cenaze arabası da yeni ulaşmıştı Camiye. Buraya da katılım yoğun oldu, cenaze namazı kılındıktan sonra Hoca, 1980 yılında vefat etmiş olan babasının mezarına defnedildi. Kur’an okundu, dualar edildi ve herkes işinin başına dönmek üzere ayrılmaya başladı mezarlıktan. Hoca 1927 yılında başladığı dünya yolculuğunu 90 küsür sene sonra herkese nasip olamayacak bir güzellik içinde tamamladı. Onun için dünya işi, “yolculuk”, “yolda olmak” veya “felsefe yapmak” artık bitti. Felsefe yapmayı, “yolda olmak” şeklinde tanımlamayı severdi, Jaspers’e atıfta bulunarak.

Hocayı ilk defa 1977 yılında, Fakültedeki öğrenciliğimin ikinci sınıfında iken tanımıştım. İki sınıf arkadaşım ile birlikte Bahar döneminde dersimize giren yabancı uyruklu bir Hoca ile ilgili sınıfımızın ortak talebini Fakülte Dekanına iletmek üzere Dekanlığın kapısını çaldığımızda, bizi son derece içten, babacan, samimi bir dekan kabul etmiş; bizi “adam” yerine koyarak ciddiyetle dinlemiş, anlattıklarımıza kulak vermiş ve aynı sıcak ilgi ve alaka ile de yolcu etmişti; aynı hafta içinde de talebimiz karşılanmıştı. Daha sonra o, insana itimat telkin eden güler yüzlü dekanın, Prof. Dr. Necati Öner Hoca olduğunu öğrenmiştim. Bundan sonra 1980 Temmuz’unda tamamlanan lisans eğitimi süresince Hoca ile kişisel olarak yolum kesişmedi; fakat felsefe derslerimize giren hocalarımdan, özellikle Süleyman Hayri Bolay Bey ile Mehmet Aydın Bey’den değişik vesilelerle Hoca’nın adını duyardım. Hoca’nın adı her zaman saygı ile anılır ve anıldığı ortamda hürmet duygusu uyandırırdı.

1985 yılı Mayıs ayında İlahiyat Fakültesi Din Felsefesi ve Mantık Anabilim Dalı Araştırma Görevliliği Bilim sınavı sonunda girdiğim mülakat esnasında Necat Hoca ile ismen ve vicahen tanışmış oldum. Aynı yılın Aralık ayı sonunda Anabilim Dalına Araştırma Görevlisi olarak başladığımda Hoca, Fakülte’den ziyade Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nda bulunuyordu. Daha çok dersler vesilesiyle Fakülte’deki odasında Hoca ile bir arada olabilme şansını yakalıyordum; az da olsa, Yüksek Kurum’daki odasına gittiğim zamanlar da oluyordu. Doktora ders dönemim bitmiş, yeterlilik imtihanı geçmiş, doktora tez konusu belirleme ve Sosyal Bilimler Enstitüsü’ne doktora tez projesi sunma zamanı gelmişti. Doktora tez konusunu görüşmek üzere Kavaklıdere’de Yüksek Kuruma, Hoca’nın yanına gittiğimde Kurum Başkanı Suat İlhan Paşa ve Aydın Sayılı Hoca ile de beni tanıştırmıştı. Tez konusu olarak düşündüğüm bir iki konuyu dile getirip görüşünü sorduğumda, “Recep, senin yerinde ve yaşında olsam ‘ahlakın dini temeli’ni çalışırdım; bu konu çok önemlidir, fakat o ölçüde de ağır ve yorucudur” deyince benim tez konum da belirlenmiş oldu. 1986-87 öğretim yılında Başbakanlığa bağlı Yabancı Diller Yüksek Okulu’na devam ettiğimden; 1988-89 öğretim yılında İngiltere’de bulunduğumdan bu süreçte Hoca ile sık sık görüşme imkânım olmadı.

Temmuz 1989’da İngiltere’den döndüğümde, 1987 yılında Hoca’nın öncülüğünde kurulmuş olan Felsefe Derneği, Sıhhiye’de Necati Bey Caddesi’ndeki yerinde faaliyetlerine başlamış; bu süre içinde Ankara, Samsun, Eskişehir ve İstanbul’da felsefe toplantıları düzenlenmişti. Ankara’da neredeyse her Cumartesi günü öğleden sonra, Felsefe Derneği’nde toplantı yapılıyordu. O dönemde Ankara’da Ankara Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve ODTÜ olmak üzere üç felsefe bölümü vardı; Ankara ve ODTÜ felsefe bölümlerinin, sanırım, bütün hocaları derneğin üyesi idiler ve dernekte yapılan bu Cumartesi toplantılarına katılım üst seviyede gerçekleşirdi. ODTÜ’den Ahmet İnam, Hacettepe’den Süleyman Hayri Bolay, DTCF’den Şahin Yenişehirlioğlu, Kenan Gürsoy, Sabri Büyükdüvenci (merhum), Eğitim Bilimlerinden Saffet Bilhan (merhum) haftalık toplantıların müdavimleri idiler. Bu toplantılarda Hoca’nın kişiliği, felsefi birikimi, felsefi tutum ve zihniyeti öne çıkardı; benim için bu toplantıların her açıdan çok verimli olduğunu belirtmem gerekir. Derneğin işlerini DTCF’den Hüseyin Gazi Topdemir ve ODTÜ’den Erdal Cengiz (daha sonra DTCF’ye geçti) ile birlikte yürüttük uzun süre; sonra İsmail Köz de bu işlere katkıda bulunmaya başladı. Dernek ve daha sonra başlayan dergi faaliyetleri vesilesiyle Hocayı yakından tanıma imkânım oldu. Yapılan toplantılarda derneğin bir felsefe dergisi çıkartmasının önemine sıklıkla vurgu yapılırdı; bu istek Temmuz 1991’de gerçekleşti. Derneğin yayın organı olarak Felsefe Dünyası’nın ilk sayısı, yine Hoca’nın önderliğinde Temmuz 1991’de neşredildi. Dergi uzun süre 3 ayda bir yayımlandı. Gerek dernek gerek dergi işlerinin aksamadan yürütülmesinde 1997 yılına kadar Hoca’nın hep yakınında bulunma şansım oldu. Bu yoğun çalışma temposu içinde Hoca’nın 1994’de emekli olduğunu hissetmedik bile, çünkü her Cumartesi günü 13.30’da Hoca derneğe gelir, biz de severek isteyerek orada bulunurduk. 1997’de Diyanet Vakfı Yayın Kurulu’nda görevlendirilmem üzerine affımı isteyerek Dernek ve Dergi çalışmalarından uzaklaşmış oldum. 1998 yılında Süleyman Hayri Bolay Bey, 2011 yılında Bahaeddin Yediyıldız Bey Necati Hoca için armağan kitap hazırlamak üzere harekete geçtiklerinde, her iki değerli hocama katkıda bulunmak nasip oldu.

Necati Hoca’nın kişiliği, bilgi birikimi, felsefi tutum ve zihniyeti Türk Felsefe Derneği ile Felsefe Dünyası Dergisini Türk düşünce hayatında etkili bir konuma getirdi. Derneğin gerçekleştirdiği felsefe toplantıları ve Felsefe Dünyası dergisinde yayımlanan felsefi yazılar, Türkiye coğrafyasında felsefi düşüncenin derinlik ve yaygınlık kazanmasına katkı sağladı; bunda felsefi düşünce ile dini düşüncenin, felsefe ile milli ve moral değerlerin birbiriyle bir çatışma içinde olması gerekmediğinin gösterilmiş olmasının payı büyük oldu. Bütün bu işler Hoca’nın birleştirici, bütünleştirici kişiliği, hoşgörülü ve müsamahalı tutumu sayesinde oldu. O, gösterişten uzak, samimi bir iman adamı olduğu kadar eleştirel zihniyet sahibi bir akıl insanı; dogmatizmden uzak, çoğulculuğu esas alan bir filozoftu. Dinsizinden dindarına, liberalinden muhafazakârına her görüşten insan onun yanında kendini rahat hissedebiliyordu. Ufku olan, ufuk açan, yol gösteren ve yol açan bir düşünce insanı; kimsesizi gözeten, hatırı sayılan; kendisiyle, toplumuyla ve Allah’ı ile barışık bir gönül insanıydı; gölgesi olan ve gölgesinde her türlü kişinin gölgelenebildiği bir büyük çınardı. Bu sebeple akademisyen felsefecilerin yüzde 85’i onun zamanında Türk Felsefe Derneği’nin üyesi olmuştu. Hakka yürüdü, uçmağa vardı; iyi bir insan, samimi bir Müslümandı. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun. Cenâb-ı Allah, muhterem eşi Sabahat Hanımefendi, saygıdeğer evlatları başta olmak üzere bütün aile bireylerine ve yakınlarına sabırlar ihsan eylesin.

Aziz Hocam, Prof. Dr. Necati Öner ile iki kere mülakat yaptım. İlki, Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay Hoca’nın öncülüğünde hazırladığımız, 1999 yılında yayımlanmış olan, “Prof. Dr. Necati Öner Armağanı” içindi; “Prof. Dr. Necati Öner ile ‘Düşüncelerinin Gelişim Seyri’ Üzerine Yapılan Mülakat” başlığı ile yayımlandı.[1] İkincisi, Prof. Dr. Bahaeddin Yediyıldız’ın editörlüğünde hazırlanmış olan “Necati Öner’e Armağan Kitabı” içinde “Prof. Dr. Necati Öner ile Söyleşi” başlığı ile yayımlandı.[2] Armağan kitapta, tam metni yayımlanmış olan ikinci mülakat, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığınca hazırlanan “Türk Kültürünün Canlı Tanıkları Projesi” kapsamında, 07 Nisan 2011 tarihinde Hoca’nın evinde gerçekleştirildi; Türk Kültürünün Canlı Tanıkları Belgeseli’nin omurgasını oluşturdu[3]. Bu iki mülakatı esas alarak Necati Öner Hoca’nın düşünceleri hakkında kendi ifadeleriyle bilgi verelim.

KENDİ ANLATIMIYLA PROF. DR. NECATİ ÖNER’İN
DÜŞÜNCE DÜNYASI ÜZERİNE

Efendim, ben 1927 yılında Erzurum’un Tortum ilçesinin, o zamanki adı Haşut, şimdiki adı Yukarı Meydanlar köyünde doğmuşum. Babam orada öğretmenmiş. Sonra babamın öğretmen olarak, o zaman yine Tortum’un bir nahiyesi olan Narman’a, ki şimdi Narman bir ilçedir, tayin edilmişti. Onun için ilkokulu Narman’da okudum. Ortaokul ve liseyi Erzurum Lisesi’nde okudum. Sonra üniversiteyi, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin Felsefe Bölümünde tamamladım.

– Felsefe Bölümünü tercihiniz nasıl oldu?

Buna sebep şu: Ben daha öğrenciyken öğretmen olmak istiyordum, belki babamın etkisiyle. Evvela Tarih öğretmenliğini düşünürdüm. Sonra lise son sınıfta felsefe dersiyle karşılaştım. Felsefe hocasını çok sevdim. Refia Çakay diye bir hanımefendiydi. Dersi de çok sevdim. Çok da başarılıydım o derslerde. O sıra kafama koydum, “ben felsefe öğretmeni olacağım” diye. İşte bu niyetle Felsefe Bölümünü seçtim.

– Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinin o dönemdeki Felsefe Bölümü kadrosu nasıldı?

Felsefe Bölümü kadrosu, o zaman doçent olan Hamdi Ragıp Atademir Felsefe ve Mantık dersine gelirdi… O zaman doçent olan Abdullah Necati Akder Sistematik Felsefe dersine gelirdi ki o zaman doçent olan Nusret Hızır yine Felsefe Tarihi dersine gelirdi. Efendim, Mehmet Karasan Bey Felsefe Tarihi’ne gelirdi. Bizim zamanımızda felsefe, pür felsefe değildi. Sosyoloji, psikoloji, pedagoji ve felsefe hepsi aynıydı. Hepsiyle denk okurduk. Onun için pedagoji hocamız, o zaman doçent sonra bunlar hep profesör oldu, Bedi Ziya Egemen beydi.

– Felsefe, sosyal bilimler mantığı içinde mi ele alınıyordu?

Hayır, hayır. Çünkü Lisede de felsefe dersi denildiği zaman felsefe, sosyoloji ve psikoloji aynıydı.  Aynı hoca okuturdu. Efendim, sosyolojiye ilk zamanlar Behice Boran ve Niyazi Berkes gelirlerdi. Psikoloji’ye Amerikalı bir profesör, Ord. Prof. Dr. Carroll C. Pratt, gelirdi. Sonradan ikinci sınıftayken Aydın Sayılı Bey geldi. O zaman Bilim Tarihi dersi ihdas edildi. İşte hocalarımız bunlardı. Bunların hepsinden faydalandık, bunların hepsi şimdi rahmetli oldu. Bunlar, ben Felsefe Bölümüne geldiğimde hep doçentti. Sonra yıllar geçince profesör oldular.

– Bunlar arasında özel olarak düşünceleriyle sizi etkileyen kimlerdi?

Beni en çok etkileyen Hamdi Ragıp Atademir’di. Hamdi Ragıp Atademir hem D.TC.F.’de hocaydı, hem de İlahiyat Fakültesinde ders verirdi. Beni çağırdı, “gel asistan imtihanına gir” diye. Ben onun sayesinde İlahiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne girdim. Sonra Hamdi Ragıp Bey 1954 yılında milletvekili oldu. Ben 1953 yılında girdim İlahiyat Fakültesine. Milletvekilliğinden sonra Hilmi Ziya Ülken Bey geldi Kürsüye, onun asistanlığını yaptım. Hamdi Ragıp Beyin 1960 ihtilali, bunlar hapse girdi, çıktı, af oldu, tekrar üniversiteye dönüşü bu sefer direkt İlahiyat Fakültesine oldu. Ben hocalarımın içerisinde en çok ondan etkilendim, onun için ilk çalışmalarım mantıkta oldu. Çünkü mezuniyet tezimi de ondan almıştım DTCF’de. [“Prof. Dr. Necati Öner ile Söyleşi”, s. 157-58]

–  Felsefe çalışmalarına nasıl başladınız?

Doktora tezimin konusu: “Tanzimat’tan Sonra Türkiye’de İlim ve Mantık Anlayışı” idi. 1840’dan 1954’e kadar bu konu ile ilgili ne buldu isem okuyup inceledim. Ağırlık mantıkta idi. İlim anlayışını, yapılan ilim sınıflamalarından çıkarmaya çalıştım. Bu çalışma süresince çok sayıda mantık kitabı okudum, değerlendirme yapabilmek için de mantık tarihini iyice inceledim. Mantık ilmi üzerindeki bu çalışmalarım, ele aldığım konuları kolayca sistemli bir şekilde ifade etmemi sağladı. Kanaatimce mantık tahsil etme, insana, doğuştan sahip olunan mantıklı düşünmeyi disiplin altına alarak, fikirleri kolayca açık ve seçik bir şekilde ifade etmeyi ve ifadede tutarsızlığa düşmemeyi ve başkalarının tutarsızlıklarını çabuk sezme alışkanlığını kazandırır.

Bilindiği gibi mantık, bilim, sanat, metot olarak farklı şekillerde anlaşılmıştır. Ben mantığın fizik gibi bir varlık bilimi olduğu görüşüne katılıyorum. Mantıkçı varolan doğru düşünmeyi tesbit eder. Bu bilimin kurucusu Aristo’nun yaptığı da budur. Böylece doktora çalışmamda mantık bilimini derinliğine işlemiş olmam bundan sonraki çalışmalarıma sağlam bir fikri zemin hazırlamış oldu.

– Doçentlik tezinizin konusu mantığın menşei ile ilgili, bu konuyu neden seçtiniz?

– Çalışmam sırasında Ziya Gökalp’ın Türk Medeniyeti Tarihi adlı eserinde “Türk Mantığı” başlığındaki bölüm dikkatimi çekti. Gökalp burada mantığın menşeinin toplumsal olduğu, ilkelerinin ferde toplum tarafından empoze edildiği fikrini Fransız Sosyolojisi Okulunun düşünürlerinin görüşüne uyarak eski Türklerin toplum hayatını ele alıp bazı mantık ilkelerinin nasıl doğduğunu açıklamaya çalışıyor. Bu farklı görüşü incelemek istedim ve doçentlik tezi olarak “Fransız Sosyoloji Okuluna Göre Mantığın Menşeinin Sosyolojik İzahı” adlı bir konu seçtim.

Yaptığım incelemede Fransız Sosyoloji Okulu’nun bu görüşünün yanlış olduğu, form olarak mantıklı düşünmenin doğuştan ve değişmez olduğu, en ilkel insanla en medeni insan arasında bu bakımdan bir fark bulunmadığını gördüm. Mantıklı düşünmenin bir tekâmül sonucu meydana gelmediği, bütün insanlarda aynı olduğu fikrinde olanlara iştirak ettim. Bu çalışmamda, ilkel toplumda yaşayan bir insanla, medeni bir toplum içerisinde yaşayan insanın farklı düşüncelere sahip olduğunu, bu farklılığın mantıktan değil zihniyetten kaynaklandığını tesbit ettim. Batılı düşünürler iki farklı zihniyetten bahsederler. Birincisini pozitif veya medeni ikincisini, magique, mystique veya primitif diye adlandırırlar. Ben bunlardan birincisine olgusal (pozitif) ikincisine büyüsel (magique) demeyi tercih ettim. Zihniyetler üzerine yaptığım çalışmada, bahsedilen iki zihniyet şeklinden farklı bir üçüncü şeklin de bulunduğu kanaatine vardım. Buna “eleştirisel” zihniyet dedim. Bu konuda yazdığım yazılar ve yaptığım konuşmalar hiçbir ilgi görmedi.

Zihniyetlerin tıpkı mantık ilkeleri gibi zihnin modları olduğu ve insanın özü ile ilgili bulunduğu kanaatine vardım. Özle ilgili olan değişmeyendir. Akıl ilkeleri değişmez ve her insanda aynıdır. Zihniyetlerin biraz farklılığı var. Onlar da her insanda bulunur ve yok olmaz. Bu anlamda mevcudiyetleri değişmez fakat hâkimiyetleri değişir. Toplumların medeniyet seviyesine göre zihniyetlerin hâkimiyeti değişir.

– İnsan Hürriyeti adlı kitabınız var. Mantık çalışmalarından sonra böyle bir konuya nasıl geçtiniz?

Aklın zorunlu olarak uyduğu ilkeler acaba varlığın da ilkeleri mi? sorusu üzerinde durdum. Bu konuda yaptığım çalışmayı “Aklın ilkeleri ve Varlıkla Olan İlişkileri” adı ile yayınladım ve profesörlük takdim tezi olarak sundum. Burada vardığım sonuç şudur:

Bu konuda sözkonusu ilkeler, özdeşlik, çelişmezlik, üçüncü halin imkânsızlığı ve yeter sebep ilkeleridir. Akıl için zorunlu olan bu ilkeler varlığa uygulandığında güçlüklerle karşılaşılmaktadır. Bunların varlığın ilkeleri olduğunu söylemek kolay olmasa bile, bizim varlığı bu ilkeler çerçevesinde kavradığımız açıktır. Varlıkta bir “irrasyonel”den bahsetme, akıl ilkelerinin varlıkta geçer olmayan bir alanın mevcudiyetini gösterir. Varlık hakkında bilimsel bilgimiz, ancak bu ilkelerin uygulanılabildiği alan için mümkündür. Biz varlığın bilgisini, onu aklileştirerek (rationalise) elde ediyoruz. Aklileştirme bu ilkelere uydurmadır. Bu ilkelerin uygulanamayacağı varlık alanını da insan bilmek ister. Böyle bir çabada kullanılan yol mantık ilkelerinin hâkim olduğu akıl değil “iman”dır. Sonuncusunda kullanılan, Gazzali’nin “kalp gözü”, Bergson’un sezgi (intuition) dediği yoldur.

İnsanın akıl yürütmesinin değişmez ilkelere tabi olması bu ilkelere tabi zihnin farklı tutumlara girebilmesi, insanın hür olup olmadığı sorusunu akla getirebilir. Bu sonuç beni insan hürriyeti üzerinde çalışmaya sevketti. Uzun yıllar zihnimi meşgul eden bu konu üzerinde “İnsan Hürriyeti” adı ile bir kitap yayınladım daha sonra, konu ile ilgili yazılar yayınladım.

İnsan hürriyeti ile ilgili şu görüşlere vardım:  

Hürriyet bir yaşantı halidir ve kendisini olumsuz hali ile hissettirir. Yani hürriyetsizlik bilinci hürriyetin varlığını gösterir.

İnsan hürriyeti hep eylemde bahis konusu edilir. Herhangi bir eylem engelle karşılaşırsa o eylemi yapanda hürriyetsizlik hali doğar.

Farkına varılmasa da eylem hürriyetinin temelinde seçme hürriyeti bulunur. Seçme, iradi bir eylemdir. İradenin akliliği yüzünden iradeye bağlı bir hareketin sebeple ilişkili olması tabiidir. Eğer eylemi sebepler tayin ediyorsa hürriyetten bahsedilemez. Fakat eğer sebeple sonuç arasındaki bağda bir zorunluluk varsa bu böyledir. Seçmede sebeple sonuç arasındaki bağda zorunluluk yoktur. Bu bağ olumsal (contingent)dır. Sonucun meydana gelmesinde sebeplerin yanında insana düşen bir pay da vardır. İşte bu pay, insanın hür olduğunu gösterir. İnsan böyle bir paya sahip olduğu bilincine pişmanlık duygusu ile varır. Bir ferdin herhangi bir eyleminin sonucunda pişmanlık duygusu duyması, aslında, neden böyle yaptım başka türlü de yapabilirdim demektir. Bu ifade ise onun hür olduğu bilincini taşımasının gereğidir. Seçmede sebeple sonuç arasındaki bağın zorunlu olmamasından dolayıdır ki insan sorumlu olur.

Seçmede hür olan insanın eylemde de hür olması gerekir. Fakat bu hürriyet, insan tabiatı icabı sınırsız olamaz. İnsanın tabiatı gereği bencil oluşu ve bir toplum içerisinde yaşama mecburiyetinde bulunuşu hürriyetlerinin sınırlandırılmasını zorunlu kılar. İnsan hürriyetlerini sınırlayan üç otorite vardır: Allah, devlet, kollektif bilinç.

Allah, aşkın varlık olduğundan onun koyduğu sınır tartışılmaz. Bu inanç işidir, ya inanılır ya inanılmaz. Diğer ikisi beşeri olduğundan onların koydukları sınırlar değişkendir ve her zaman tartışma konusu olmuştur. Tarih boyunca insanların hürriyet yolunda verdikleri mücadele hep beşeri otoritenin koyduğu sınırlarla ilgili olmuştur.

Hürriyet sınırlaması, bu hakkını kullananın başkasına zarar vermemesi için yapılır. İki hürriyet alanı vardır ki bunlarda sınırlama yapmak gereksizdir: birisi din hürriyeti, diğeri öğrenme hürriyetidir. Bir insan ne kadar dindar olursa olsun veya ne kadar bilgili olursa olsun bu niteliklerinden başkası zarar görmez.

Bir toplumda hürriyet sınırlandırmasını yapan en önemli otorite “devlet”dir. Devlet yalnız sınır koyucu değil, çizdiği sınır içerisinde hürriyetlerin koruyucusudur da.

Bir toplumda hürriyet alanları ne kadar geniş olursa, fertleri o kadar mutlu olur. Yukarıda da belirttiğim gibi bu alanlar sınırsız değildir. Hürriyet tanınamayacak eylemler vardır. Böylece hürriyetin nihai bir sınırı olması gerekir. Bu sınır, fert ve toplumun “ben”lerinin rencide edilmesini önleyen sınırdır. Gurur, haysiyet, itibar, iffet gibi duygular fert beninin önemli manevi unsurlarıdır, bedeni maddi unsurudur. Bir toplumun benini oluşturan da, vatan denen maddi değer, milli tarih, milli dil, inanç sistemi gibi manevi değerlerdir. Bu benleri rencide edecek, yok edecek eylemlere asla hürriyet tanınamaz. İşte bu benleri koruma, hürriyetin nihai sınırıdır. Bir toplumda hürriyetler bu sınıra yaklaştığı ölçüde o toplum medeni olur. Hürriyet sınırlarının genişliği o toplumun genel kültür seviyesi ile ilgilidir. Bir topluma hoşgörü duygusu hâkim değilse orada hürriyet alanları geniş olmaz. Hoşgörünün hâkimiyeti bir medenilik halini ifade eder.

Hürriyetin sınırı şöyle özetlenebilir: Seçme hürriyetinde hürriyetin sınırı, ferdin bilgisinin sınırıdır; eylem hürriyetinde hürriyetin sınırı, içinde yaşanılan toplumun medenilik seviyesidir.

Siz hürriyeti ferdin bir hali olarak alıyorsunuz, insan bir toplum içerisinde yaşamak mecburiyetinde olduğuna göre, nasıl bir toplumda hürriyetler gerçekleşebilir?

Birey hürriyetlerinin gereği kadar gerçekleşmesi, bir toplumun birisi politik diğeri kültürel iki durumuna bağlıdır. Politik olan o toplumun yönetim şeklidir; kültürel olan o topluma hâkim olan zihniyettir.

 İnsan hürriyetlerinin sağlanmasında toplumun yönetim şekli önemlidir. Bu hususta en uygun yönetim şekli demokrasidir. Bu uygunluğu “kavram” la ilgili olarak yayınladığım yazılarda açıklamaya çalıştım. Bu konudaki fikrim şudur: Yönetim bir eylemdir. Her iradi eylem bilgiye dayanır. Bir eylemin dayandığı bilginin değeri o eylemin değerini de belirler. Toplum yönetimi eylemine temel olan bilgiler toplumla ilgili bilgilerdir. Bu bilgilerin en sağlamını veren de beşeri bilimlerdir. Beşeri bilim dallarının temel kavramları itibari kavramlardır. Yani bunlarda kesin ve mutlak bilgiden bahsedilemez. Toplum yönetimi için farklı görüşlerden birisinin uygulamaya esas alınması şarttır, aksi durumda o toplumda belirsizlik, düzensizlik, anarşi hâkim olur. Uygulamaya esas olarak kabul edilen görüşün, çoğunluğun kabul ettiği görüş olması en akli olandır. Bir fikri, bir kanaati çoğunluğun doğru olarak kabul etmesi, diğer görüş ve kanaatlerin yanlış olduğu anlamına gelmez. Diğer fikirlerin de yönetim için geçerlilikleri vardır. Beşeri bilimler alanında tek doğrunun bulunmaması, hem o bilimlerin varlık alanından hem insan doğasından kaynaklanmaktadır. İşte beşeri bilimlerdeki bu çoğulculuk, demokrasinin insan doğasına en uygun yönetim şekli olduğunu gösterir.

Kültürel duruma gelince: Bir toplumda hürriyetlerin kullanılması ve korunmasında devlet kanunları yeterli olmaz. Bu iş için devlet otoritesi gereklidir fakat yeterli değildir. Eğer bir toplum istenilen medenilik seviyesine erişmemişse, kanunlar engel olmasa dahi orada kollektif bilinç hürriyetlerin gerçekleşmesine engel olabilir.

Bir toplumun medenilik seviyesini sahip olduğu kültür tayin eder. Bu da varlığı ve insanı doğru tanımayı sağlayacak kültürdür. İstenen, varolanları ve bu arada insanı iyi tanıyıp elde edilen doğru bilgilere dayalı davranış kazanmadır. Yani doğal düzeni iyi tanıma ve ona uymadır.

İnsan bahis konusu olduğunda eylemleri etkileyen bilgilerde çoğulculuk doğal olan bir şeydir. Bu gerçeğin kabulü hoşgörünün temelini teşkil eder. Hürriyetlerin gerçekleşmesinde hoşgörü ortamı şarttır. Bu hal, kanunla emirle olmaz. Belli bir kültürü kazanıp onu benimsemek gerekir. Bu kültür varolanları tanımada en üst seviyeye yükselmedir. Bu konuda en önemli rolü örgün eğitim görür. En üst seviyede bilim ve teknolojiye sahip olmak medeni olmak için gerekli fakat yeterli değildir. Kazanılan bilgileri ideal insan doğasına uygun davranışlarda kullanacak zihniyete de sahip olmak icab eder. Bu davranışlar, insanın olumlu vasıflarını toplayan ve asırlar boyu oluşturulan insanî (humaine) kavramına uygun davranışlardır. Eğitim ve öğretimin amacı bir yandan bilgi kazandırmak ise diğer yandan da böyle bir zihniyeti kazandırmaktır. Bu işte, en önemli rol felsefeye düşer. “Niçin Felsefe“, “Felsefeden Beklediklerim“, “Felsefe ve Toplum” “Felsefi Tutum” adlı yazılarımda bu hususu belirtmeye çalıştım. [“Prof. Dr. Necati Öner ile ‘Düşüncelerinin Gelişim Seyri’ Üzerine Yapılan Mülakat”, s. 9-13.]

– Hocam felsefeyle ilgili olarak, her filozofun kendine özel bir felsefe anlayışı olduğunu, siz oldukça sık vurguluyorsunuz. Biraz da felsefenin pratik hayata yansımaları üzerinde ya da sosyal hayatta felsefenin işlevi üzerinde dursak, bu konuda neler söylersiniz? 

Efendim, şimdi her bilgi dalının bir amacı vardır, bir fonksiyonu vardır. Sanatın fonksiyonu ne, biliminki ne? Hepsinin bir fonksiyonu var, yani bir işimize yarar. Yoksa öğrenmekten ibaret değildir. Felsefenin, bu arada, bence önemi şudur: İnsanı, okuyanı felsefî tutum içine sokabilmek. Felsefî tutum ne? Felsefî tutumun belirtileri var. Mesela şu zihni kabiliyetleri kazanmak: Birincisi bütüncül görüş sahibi olabilmek. … Bir niteliği de felsefe tarihi, bilim tarihi gösteriyor ki, insan çoğulculuğa mahkûmdur. Bu ne demektir, anlatayım. Yani insan mutlak bilgi sahibi olamaz. Tek doğru yoktur. Bitmiş doğru da yoktur. Daima gelişme ve farklı görüşler olur. Her konuda farklılıklar olur. Onun için yani, doğam gereği, yaratılışım gereği, ben adeta çoğulculuğa mahkûmum. Çoğulcu olmamak için mutlak bilgi sahibi, yani değişmez bilgi sahibi olmak lazım, ama o da Allah’a mahsus, insanın yapacağı bir iş değil o. Şimdi, bu çok önemli. Bu bilinç teşekkül ederse, yani bizim felsefede de, bilimde de öyle. İşte bakıyorsun ki hele felsefe daha çok telkin ediyor, bir spiritüalizm cereyanı çıkıyor, onun arkasından tam zıttı materyalizm çıkıyor, bir idealizm bir spiritüalizm. Hangisi doğru? Bu görüş açısına göre değişiyor. Şimdi bu çoğulcu görüşe sahip olmak insan hayatı için çok önemli. O bakımdan bütün yanlışlıklarına, hatalarına rağmen insanların yönetiminde en iyi sistem demokrasidir.

– Çoğulcu karakterinden dolayı,

Çoğulcu karakterinden dolayı. Tek doğru olmaz. Onun için tek doğru olduğunu ileri süren ideolojiler sakattır. Çünkü herhangi bir sosyal hadiseyi ben böyle düşünüyorum, siz başka açıdan bakıp, başka düşünüyorsunuz. Peki ne yapılması gerekir? Şimdi aynı konuda farklı görüşler olursa nasıl hareket edeceğiz? Birbirimizi mi öldüreceğiz? Sen zorla, dayakla benimkini kabul edeceksin mi diyelim, yoksa “gel arkadaş, çoğunluk ne derse ona razı olalım” mı diyelim? Bu bilinci kazanmak kolay değil. Biz bunun hâlâ sıkıntısını çekiyoruz toplum olarak. Bir başka niteliği de şudur: Bakınız bu çoğulculuk, bir duygu kazanmamızı sağlar. Bizde eksik olan bir duygu. O da toleranstır. Katlanma. Bence medeniliğin ölçütü budur. Eğer bir insan toleranslıysa, o insan medenidir. Bunu kazanmak da kolay. Bu iş kanun zoruyla olmaz. Emirle de olmaz. Bu bir duygudur ve kazanmak lazım. Felsefenin amaçlarından birisi de bu olması, bunu sağlaması gerekir. Bir de çok önemli, gelişmeyi temin etmek için insanda şüphe duygusunu uyandırır. Tabi bu şüphe skeptizm anlamında öldürücü değil, metodik şüphe. Yani, “ortaya koydum inandım. Yahu acaba doğru mu yaptım? Hele bir de sen bak!”  Efendim, şimdi buradan bu şüphenin sonunda kritik yani tenkit çok önemlidir. Bizde de eksik olan budur. Şimdi tenkit deyince, bizde eleştiri deyince kötüleme geliyor yahu! Hayır, …Hem olumlu olur, hem olumsuz. Yani önemli olan objektif olarak eleştirme, objektif olarak değerlendirmedir. Bu da bizde eksik. Şimdi bakın, yani fikir hayatımıza: Eğer bir arkadaşımız örneğin bir eser yazmışsa, seviyorsam methediyorum. Yok, eğer benim karşıtımsa, zemmediyorum. Genellikle böyle bizde kritik. Yani objektif bir değerlendirme olmuyor. Olmayınca da gelişme olmuyor. Efendim, ilgi olmuyor. Siz mesela yazıyorsunuz, iyi bir fikir atıyorsunuz ortaya, eğer dediğim gibi dostunuzsa methediyor, aleyhinizeyse zemmediyor, objektif bir değerlendirme yok. O zaman da ilgisiz oluyor. İlgisiz olunca da onu yapanın şevki kırılıyor. Onun için eleştiri fikrini kazanmak çok önemli. İşte zannımca felsefe eğitiminin amacı bu olmalı. Gelelim bizim memlekete. 1915’den beri bizim liselerde felsefe okutulur. Bu saydıklarımın hiç birisi olmamıştır. Yani etkisi olmuyor. O zaman niye? Öğretimde sakatlık var. Çünkü, felsefede bizim okuduğumuz, işte “Kant bunu dedi, falan bunu dedi.” Peki ne oldu? O halde, felsefe öğretimini ona göre ayarlamak lazım. Bir de bilgi kafi değildir. Ben öyle hoca bilirim ki çok bilgili, cilt cilt eserleri var. Ama felsefî tutuma girmemiştir. Yani mühim olan kazanılan bilgiyi taşımak, hamallık değil, onu özümsemek, onu kendi hayatına geçirebilmektir. Bu ideale göre böyle olmalıdır ve eğitim ona göre ayarlanmalıdır diye düşünüyorum.

– Bu anlamda felsefî tutum ile zihniyet arasında bir ilişki kuruyorsunuz.

Var tabi. Tutum ikinci derecede bir zihniyettir. Zihniyet çok önemli. Zihniyet nedir? Çoğulculuk da oradan geliyor. Zihniyet, insan zihni faaliyet halindeyken içinde bulunduğu ortam. Öyle bir ortam ki, kullandığı kelimelerin kavramlarına anlam kazandırıyor. Onun için biz insanlar, var olana daima bir nevi bu pencereden bakıyoruz. Kendi zihniyetimizin içinden bakıyoruz. Objektif bir fotoğraf çeken makine gibi değil. Bizim iki türlü zihniyetimiz var. Birisi doğuştan gelen, yani doğal olarak herkesin sahip olduğu iki zihniyet vardır. Birisi pozitif, yani “olgusal” dediğimiz, diğeri “büyüsel” yahut “majik.” Bunlar her insanda var. Biz tabiata bu açılardan bakıyoruz. Ancak bu herkeste aynı derecede değil. Toplumlarda bile, toplumlar geliştikçe pozitif zihniyetin hakimiyeti artar, majik zihniyetin hakimiyeti azalır. Onun için ilkel toplumlarda yaşayan bir insanın hayatının yüzde doksanı majik zihniyettedir, ama mutlaka bu zihniyette yüzde onluk bir pozitif zihniyet vardır. Medeni toplumlarda ise tam tersidir….

–bir de üçüncü bir zihniyetten bahsediyorsunuz.

Şimdi doğal dediğimiz, insanın doğuştan getirdiği iki zihniyet, Batılılara göre ikidir. Kimisi pozitiftir, kimi medenidir der, ötekisi de majiktir, yahut da mistiktir. Hep iki zihniyetten bahsederler. Fakat ben bu konuya çok eğildim. Doçentlik tezim de bununla ilgiliydi. Sonradan benim dikkatimi bir şey çekti, ki yahu bu iki değil. İnsanın üçüncü bir anadan doğuş zihniyeti var. O da eleştirel zihniyet.

– Bu üçüncüsü sonradan kazanılan değil,

Hayır, değil. Bu doğuştan. Bu, bende de var, ilkel toplumlarda da var. İlkel insan da arkadaşının yazdığını, ne bileyim işte, okur, beğenmezse “yahu bunun burası böyle mi olur?” deyip bu bir eleştiridir. Ben de her şeyi eleştiriyorum. İyi olmuş diyorum, kötü olmuş diyorum. Demek ki insandaki zihniyet iki değil, üçtür. Demin baştan söylediğim ve beni de üzen bir hadise ilgisizlik. Şimdi ben bu görüşe vardım, yanlış olabilir; felsefecilerin bulunduğu panelde bunu anlattım. Yahu Allah rızası için bir kişi “iyi olmuş” veya “kötü olmuş” demedi. Yani bizde ilgi yok. Belki ben yanlış düşünüyorum. Peki iyi düşünüyorsam, teşvik görsem belki biraz ilerlerim. “Aman, söyledi bitti işte!” Bir de şundan geliyor bakın, bizim toplumumuzun bir hatası. Yahu biz yabancı hayranıyız. Hâlâ bundan sıyrılamadık. “Yahu bu Türk mü? Boş ver bunun aklı ermez. Eğer yabancı olsaydı, olabilirdi belki…” Onun için yazılan kitapların dipnotlarına bakın; genellikle yabancı kitaplar, yerli kitaplara yer veren pek azdır. Bu bizdeki aşağılık duygusunun bir ifadesidir. Bunu yenmek lazım. “Halbuki bende de Batı ayarında düşünürler var… Ama ben ona inanmıyorum, çünkü Türktür olmaz!”   Yani kendi kendimizi küçük gören garip bir haldeyiz.

– Hocam düşünce ile dil arasındaki ilişki üzerine bir şeyler söyler misiniz?

Elbette. Efendim, dil kültürün bir ifade vasıtasıdır. Dil ile kültür arasındaki ilişki birçok psikoloğun, filozofun dikkatini çekmiştir. İki görüş vardır. Bir üçüncü de var. Bir kısmı diyor ki, “dil öncedir, düşünce sonradır.” Ötekisi diyor ki, “Hayır, düşünce önce, dil sonra.” İkisi de gösteriyor ki, düşünce ile dil arasında ayrılmaz bir münasebet vardır. Bir üçüncü yol, bir Rus psikoloğ,  Lev Semyonovich Vygotsky diye, o da diyor ki, “başlangıçta düşünce öndedir, ama sonradan dil ile düşünce birleşir bir olur.” Yani birbirinden ayrılamaz. Çünkü ben düşüncemi ancak dil ile ifade edebiliyorum. Yalnız dilin bir özelliği düşüncenin gelişmesini sağlar. Dil düşüncenin gelişmesini şu anlamda sağlar: Şimdi düşünme, yeni bir şey elde etme, var olana nüfuz etme… Ve ben düşünürken ister istemez kavramları kullanıyorum. Yani kavramların temsil ettiği var olanı kullanmıyorum kafamda. Tabağı, çanağı yahut da şu… Kavramları kullanıyorum. Düşünmede çağrışım çok önemli rol oynar. İnsan zihni hep yakınını çağrıştırır. Şimdi düşünürken o düşündüğün alanın yakınlarını çağrıştırır, senin zihnini oraya yönlendirir. Bu bakımdan senin düşünmene yol açar. İşte bu sebeple anadil mühimdir. Çünkü insan sağlam çağrışımı anadille yapabilir. Çocukluktan beri kafa ona göre alışmıştır. Yabancı dille çağrışım pek olmaz. Onun için asıl yaratıcı düşünce anadille olur. Yabancı dille nakil olur. Fikirleri nakledersiniz. Ama yaratıcı düşünme anadille olur. Bunda da bizim eksikliğimiz var.

– Kullanılan kavramlar anlamında,

Gayet tabi. Çünkü biz anadilimize maalesef üvey evlat muamelesi yapıyoruz. O da işte yabancı hayranlığından geliyor. Bu bakımdan, bu çağrışımı sağlayabilmek için asıl verimli düşünme bilim alanında olduğundan bilimsel terimlerin mutlaka anadilde olması lazımdır. Hem bizim Türk Dil İnkılâbı’nın en önemli tarafı budur. Çünkü yaratıcı düşünce onunla oluyor. Yabancı kelime kopuk. Onu ailesiyle bilemezsin. Hadi günlük dilde dedin ama, bu bakımdan bilim terimlerinin mutlaka Türkçeleştirilmesi lazımdır. 1930’larda başlayan Türk Dili İnkılâbı zamanında, Atatürk bunun üzerinde çok durmuştur. Atatürk çok ileri görüşlü, hatta geometri terimlerinin bir kısmını kendisi koymuştur. Bizim Osmanlıcadaki bilim terimleri tam Arapça, hiçbir şey anlaşılmaz. Onunla düşünme olmaz ki? Yani o dile hâkim olacaksın. Bugün de maalesef Arapçadaki kelimeleri temizledik, yerine getirdik İngilizce terimler koyduk. Hiç arada fark yok. …

– Siz kültür ve medeniyet arasında yapılan ayrımları benimsemiyorsunuz.

Benimsemiyorum, çünkü burada da farklı görüşler var, bizdekilerde de böyle. Mesela Ziya Gökalp ile İsmail Hakkı Baltacıoğlu kültür ve medeniyeti kesin olarak ayırıyorlar. İşte bu makineler, bilim falan medeniyettir, örf, adet vesaire kültürdür. Bunlara iştirak etmiyorum. Bizim rahmetli hocamız Hilmi Ziya Bey de böyle bir ayırım yapmazdı. Fakat pek teferruatına girmedi, ayırmazdı da. Bana göre medeniyet, bir kültürün belli bir zaman ve belli bir mekân içindeki durumudur. İşte Yunan kültürü tarih ve zamandaki kültürdür. Türk kültürü, işte kültürümüzün bulunduğu zaman dilimi içerisinde ve yerdeki faaliyetleridir. Bunun temeli bilgidir. Çünkü bizim bütün bilinçli hareketlerimiz bilgiye göre olur. Bilinçli hiçbir hareket bilgisiz olmaz. Bir şeye dayanarak yaparız. O bakımdan ben ayırmıyorum. Kültür daha geniştir, medeniyet de kültürün içerisinde lokalize edilmiş, işte Çin kültürü, Mısır kültürü gibi o yer ve zaman içindeki bunların bilgisidir.  … [“Prof. Dr. Necati Öner ile Söyleşi”, s. 161-67]

– Hocam ilahiyat, yani “ilahi olan” hakkında felsefenin söyleyeceği ne vardır, felsefe ne söyler? Öğrencilerimizden en azından bazılarının İlahiyat Fakültesine gelince “bu kadar felsefe dersine ne lüzum var ki” şeklinde bir sitemleri olabiliyor. Özellikle bu anlamda söyleyecekleriniz önemli.

 …Demin benim bahsettiğim felsefî tutum içinde bulunan bir Müslümanın, din adamının durumu farklı olur. Çünkü o bilir ki, diğer bilgi dallarıyla dinin bir farkı var. Dinî bilginin bir kısmı inanan için mutlak bir varlığa aittir. İnanmayan için öyle bir bilgi yoktur zaten. Şimdi bu Tanrı’nın bilgisidir. Çünkü mutlak bilgi yalnız Tanrı’ya hastır. Bunun şusu-busu olmaz! Ya inanırsınız, ya da reddedersiniz. Bunun üstünden tartışılmaz. Onu ya kabul edeceğiz, ya ret edeceğiz. Şimdi bu bilinci kazanması lazım. Yalnız şöyle bir soru akla gelebilir: Peki ama dinde bu kadar tartışma var, kitaplar var, tefsirler var, peki bunlar nereden? Ha, dinî bilginin iki unsuru var. Birisi ilahi, birisi beşeri. O tartışılan, insanın eseri olan bilgilerdir. Nedir bu? O mutlak bilginin yorumu. Çünkü insan mutlak olanı bilemez. Mutlak bilgiyi hayatıma geçirmek için yorumluyorum. Yorumlayınca işte farklı mezhepler ortaya çıkıyor. Tartışma bunlar arasında. Allah’ın bilgisinin tartışması değil. Burada bir “kabul” meselesi var. Bana göre Allah böyle demiştir. Ona inanacağım. Çünkü dinî bilgide esas olan inançtır. İnanmaktır. Ondan işte tefsir kitapları, tartışmalar, mezhepler, bilmem neler, bunların hepsi insanın eseri olan bilgilerin tartışmasıdır. Yoksa Allah’ın bilgisini insan tartışamaz. Bu bilincin kazanılması çok önemlidir. Kavgaları da önler. Böyle düşünüyorum.

– Felsefe eğitimi en azından resmin tamamının görünmesi açısından önemli diyebiliriz.

Tamamını göstermesi lazım. Felsefe bunu gösterecek. Dinî bilgi bu, bunun böyle bir tarafı var, bu tarafı da var. Onun üzerinde düşünme var. Tabi yorumlanma meselesinde de ufkunu açar. Yani insana has olan kısmın tartışmasında, demin saydığım tutumun niteliklerini kazanması lazım.

– Tabi o yaptığınız ayrımda da, ilahi olan bilgi ile yani dinî bilginin ilahi tarafıyla beşeri tarafının anlaşılması bakımından da felsefî bakış açısına ihtiyaç vardır.

Gayet tabi, buna ihtiyaç var. O bakımdan İlahiyat Fakültelerinde felsefe dersi çok önemlidir. Temellendirmek de lazım insanın inancını, nasıl temellendireceğiz? Kelam okuyoruz. Kelam bir nevi İslam felsefesidir. O ne ile desteklenecek? Onun için çok önemli. [“Prof. Dr. Necati Öner ile Söyleşi”, s. 170-71]


[1] “Prof. Dr. Necati Öner ile ‘Düşüncelerinin Gelişim Seyri’ Üzerine Yapılan Mülakat”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Prof. Dr. Necati Öner Armağanı, cilt 40, Ankara 1999,  s. 9-13.

[2] “Prof. Dr. Necati Öner ile Söyleşi”, Diriliş Yolunda Türk Düşüncesi Necati Öner’e Armağan, Ed. Bahaeddin Yediyıldız, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 2013, s. 157-176.

[3] Belgesel şu adreslerden izlenebilir durumdadır: (http://akmb.gov.tr/Menu.aspx?AltMenuId=52); (https://www.youtube.com/watch?time_continue=5&v=d42X5xAsNDw)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir